Ana Sayfa
TV Rehberi
Turkiye Rehberi
Is Dünyasi
Reklam Dunyasi
Saglik
Ilan Tarifesi
Ilan Rezervasyon
Iletisim

Abdullah Eksioglu

 

 

Abdullah Eksioglu

Çekin ellerinizi ekranımdan...
02 Mart 2008

Bir kez bu konuya değinmiştim. Bir kez daha yazmak istiyorum. Filmleri, dizileri mozaikli ekranlarda seyretmekten bıktım. Kendimi özgürlükleri kısıtlanmış, inisiyatifi elinden alınmış, özlük haklarıma tecavüz edilmiş gibi hissediyorum.

Şimdi gelelim işin ticari boyutuna. Televizyon dizileri ve sinema filmleri için, ürün gösterimi gelir kaynaklarından birini oluşturur. Televizyonlarda ürün gösterimini yasaklamak, birçok sinema filminin de finansman teminini zora sokmaktadır ki bu işin bir boyutu.

Gelelim estetik boyutuna. Ekranda kanlı sahneler yer almasın demek güzel ama basit bir dizide başı kanamış birinin canlandırılmasını yapmak için makyöz onca emek harcamışken ekranı mozaikleyip izleyicinin bu emeği görmemesini sağlamak hangi hastalıklı beyinin ürünüdür bilemiyorum. Bir film seyrediyorum adam vurulmuş göğsünde bir nokta şeklinde kan var ama mozaiklendiği için ben adamın vurulduğunu bilmiyorum ve orada uzandığını düşünüyorum. Yani eserin bütünlüğüne anlatımına zarar veriyor bu mozaikler. Ayrı bir konuysa çirkin ve kirli. Geçenlerde bir yabancı filmde bir içecek deposuna soyguncular giriyor. Neredeyse tüm ekran mozaik içerisinde arada insanlar zor seçiliyor. Anlayacağınız tam bir rezalet.

Bir de sigara mozaikleme var ki dikkat çekmeye mi çalışıyor örtmeye mi belli değil.

Buradan RTÜK’deki işgüzarlara sesleniyorum. Ellerini benim ekranımdan çeksinler. Çok istiyorlarsa kendi televizyonlarının ekranlarını istedikleri renge boyasınlar. Ama ben zeka özürlü bu uygulamalarla yaşamıma daha fazla tecavüz edilmesini, özgürlüklerimin elimden alınmasını ve dahası sanatın gelir kalemlerinden birinin daha kesilmesini istemiyorum. Adli makamları haklarımın gaspını engellemek üzere göreve davet ediyorum.

Televizyon yöneticilerini ve izleyicilerini RTÜK’ün bu dayatmasına karşı çıkmaya çağırıyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Kara operasyonu sonlandırıldı...
01 Mart 2008

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyinde sürdürdüğü sınır ötesi kara operasyonu sona erdirildi. Operasyon süresince gerek Amerikan makamlarının gerekse Irak yönetiminin Türkiye’nin terörü bahane ederek bir ilhak hareketine kalkışacağı yönündeki korkuları da bu kararla yerini şaşkın bir rahatlamaya bıraktı.

Aslında Amerika da Irak da Türkiye’nin bölgeyi terk etmeyeceğinden neredeyse emin, bölgeyi kaybetmeyi kabullenmeye hazır ama son çare olarak yapay bir kararlılık gösterisi içindeydiler. Türkiye ise operasyonun başından beri zaten böyle bir hedef belirlememiş, operasyonu sadece terör örgütüne yönelik yapma kararlılığını başından sonuna kadar muhafaza etmişti.

Türkiye’nin bu kararlılığını, yanlış okumak isteyen çevreler tabii ki olacaktır. Bir grup Amerikan mandacısı Türk aydıncığı operasyonun sonlandırılmasının Amerika’nın baskısı ve yönlendirmesi karşısında aciz kalan hükümetin mecburi ve hatta bilgisi dışında zoraki kabulü olduğunu söyleyecek.

Bir grup PKK yandaşı Türk ordusunun Kuzey Irak’dan geri püskürtüldüğünü iddia edecektir.

Oysa ki Kuzey Irak’dan geri dönüş sırasında hiçbir kayıp verilmemiş olması, geri dönüşün son derece düzenli ve askerin moralinin yüksek olması bu iki savın da doğru olmadığının, operasyonun teröre indireceği darbeleri içeren hedeflerinin başarıyla gerçekleştirildiğinin en belirgin göstergesidir. Hedeflerini gerçekleştiren asker, bölgede güvenlik için küçük birimler bırakarak operasyonu sonlandırmış, tüm dünyaya da Türkiye’nin komşularının topraklarında gözü olmadığını hedefin terör olduğunu göstermiştir.

Umalım ki Türkiye’nin bu onurlu davranışı, terörü bahane edip, Afganistan ve Irak’ı işgal eden Amerikalılara da ders olsun da onlar da bu bölgeleri kendi halklarıyla baş başa bırakıp, okyanusun öbür yakasındaki ülkelerine geri dönsünler.

Ve umuyorum ki Türk şehirleri olan Kerkük ve Musul’un nüfus kayıtlarını imha ederek bölgeyi işgal edip petrolden pay kapma telaşında olan Kuzey Irak Kürt topluluğu da gerekli mesajları almıştır.

İnsanlar, başkalarının haklarını gasp etmekten vazgeçtiklerinde daha güzel bir dünyada yaşayacağımızı düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Ödül mü ceza mı?...
29 Şubat 2008

Geçtiğimiz günlerde mecliste bir oturumda kamu hizmeti veren memurların maaşları arasındaki makasın oranı tartışılıyordu. Türkiye’de bu oran 1 e 4 yani bir genel müdür, odacısının aldığı maaşın 4 katı kadar maaş alabilir. Kâğıt üzerinde adil gibi görünüyor. Uygulamada ise tam bir felaket.

Neden mi? Anadolu’da bir söz vardır “Ağa sinir olduğu marabasını önce kahya yapıp öyle kovar.” Böylelikle o maraba başka bir yerde çalışamaz. Kahyalık işi bulamaz, marabalığa da dönemez, işsiz aç açık kalır.

Genel müdürler için de durum aynıdır. Siyasi iktidarlar değiştiğinde görevlerinden alınarak istifaya zorlanırlar. Bir kez genel müdür olduktan sonra piyasada iş bulması kolay olmaz. Çünkü özel sektörde onu işe alacak genel müdür makamındaki kişiler koltuklarına rakip olmasından çekinerek ona alt kadrolarda da iş vermezler. Sadece patronların işe alabileceği biri olur ki genel müdürlük koltuğu çok fazla olmadığı için bu da o kadar kolay değildir. Patronlarla aynı ortamı paylaşmak için yaşaması gereken yaşam düzeyine de bir odacının 4 kat maaşıyla ulaşamaz. Bir de bu işsiz geçireceği dönem için birikim edinmesi gerekir ki o maaşla bu da mümkün değildir.

Tüm bu nedenlerle bir genel müdürün Türkiye şartlarında en düşük aylık maaşı net 15 bin YTL gibi bir rakam olması gerekir. O halde ya odacının maaşını 3 bin 750 YTL yapmalıyız ya da makasın oranını değiştirmeliyiz.

Bu ikisini de yapmıyorsak genel müdürler maaşları dışında kaynaklara yöneleceklerdir ki bu da kamu hizmetlerinde adil olmayan sonuçlar doğuracaktır.

Gerçekçi olduğumuzda daha verimli sonuçlar elde edeceğimizi düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Sabır taşı çatladı...
28 Şubat 2008

Son günlerde yazdığım yazılara baktığımda faşistlikle suçlanabilecek derecede sert olduklarını gördüm. Bu durum beni çok memnun etmedi. Ancak umarım ki bu yazılarımı okuyanlar, bu sertliğin, 28 yıldır ülkemizde hüküm süren terörün bir sonucu olduğunu değerlendiriyorlardır.

Gün geçmiyor ki birkaç şehit haberi gelmesin, hangi ilimizde hangi kabristana gitsem, birkaç şehit mezarıyla karşılaşıyorum. Hele bir de öğretmenler, doktorlar, çocuklar, siviller var ki hangi hak arayışı bu kadar fütursuzca işlenmiş cinayetleri haklı gösterebilir. Hangi ülkenin hangi mahkemesi ya da hangi insanın vicdanı tüm bu cinayetlerin azmettiricilerine fikir adamı gözüyle bakabilir.

Bir yerlerde kanlı bir pazarlık yapılıyor, ya uyuşturucu, ya silah, ya bu ülkeyi güçsüz düşürerek ele geçirilmek istenen bir avantajlı durum. Birilerine maddi kaynak sağlanıyor ve ardından birkaç haneye kor düşüyor. Anaların yüreği yanıyor, çocuklar babasız, kadınlar kocasız kalıyor. Belki daha okul çağına gelip önlük giyemeden beyaz kefene bürünüyor Kürt halkını savunuyorum diyen katillerin hedefindeki Kürt çocuğu. Bir okulda Kürt çocuklarını eğitmek için görev yapan öğretmen, bölge halkına fırsat eşitliği sağlanmıyor diyen katilin silahından çıkan kurşunlarla şehadet makamına eriyor.

Evet son günlerde yazdığım yazılar biraz sert oldu. Hatta faşizan bir havası olduğu ileri sürülebilir. Ama ben mi taradım onlarca köyü, ben mi kestim köy yollarını ve ben mi sattım vatanımı ne idüğü belirsiz tacirlere bir kırmızı pasaport, birkaç kanlı dolar karşılığı. İmralı’daki soysuz kıydığı canların, memleketi sürüklediği karanlığın idrakinde mi acaba ve kabul edebilir mi insan olan bir insanın akıl sağlığı böyle bir katliamın mümessilliğini.

Sivil ya da asker tüm şehitlerimizin mekânı olsun cennet, Fiili ya da fikri tüm teröristler için yaşasın cehennem diyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Aklıma takılan sorular...
27 Şubat 2008

Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Irak’a insani nedenlerle ucuz elektrik vermeye devam ediyor. Peki İstanbul’da durum nedir?

Örneğin İstanbul’da elektrik faturasını ödeyemediği için son bir ayda kaç ailenin elektriği kesilmiştir?

Sözleşme devri yapmadığı için kaç aile elektrik faturalarını üç kat ceza ile ödemektedir?

Kış ortasında doğalgaz faturasını ödeyemediği için kaç ailenin doğalgazı kesilmiş, hatta saati sökülmüştür?

Emekli maaşlarını fazla bulan hükümet, kendisine oy veren varoşlarda bedava kömür dağıtırken, doğalgaz faturasını ödeyemeyen ailelere aynı hassasiyeti göstermekte midir?

Kaç ailenin su vanalarında beyaz, mavi ya da kırmızı aparatlar takılıdır?

Akla ister istemez şu soru geliyor, İstanbul’da yaşayan insanlar, Kuzey Irak’da yaşayanlar kadar insan değil midir, ya da insandır da bu ülkenin vergi gelirinin büyük bir bölümünü ödemekle çok büyük bir günah mı işlemiştir?

Bizim aydınlarımız gözlerini büyüte büyüte doğudaki öğrencilerin eşit olmayan şartlarda eğitim gördüğünü ileri sürerken, İstanbul’da birçok okulda kara tahta ve tahta sıra dışında bir eğitim aracı olmadığını, İstanbul’un bazı yerlerinde öğrencilerin okula gidebilmek için kilometrelerce yürüdüğünü, bazı öğrencilerin daha güneş doğmadan kalkmak zorunda olduklarını ve sıralarında üst üste oturduklarını biliyorlar mı?

Yine aynı aydınlar, İstanbul’da gasp ve çeşitli saldırılara maruz kalan kaç öğrenci olduğunu, insanların İstanbul’un bazı bölgelerine gitmeye bile korktuğunu, nedensiz yere sokak ortasında bıçaklanarak canlarını kaybettiklerini biliyorlar mı?

Peki aynı aydınlar, doğuda asimilasyon yaptığı gerekçesiyle kaç öğretmenin şehit edildiğini biliyorlar mı?

Bu soruların cevaplarını bildiğimizde doğusuyla batısıyla daha eşit olacağımızı düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Diyarbakır’a değil İmralı’ya gitsinler...
26 Şubat 2008

Maaşını Türkiye Cumhuriyeti’nden alan ama tercihini bu ülkeye ihanet eden teröristlerden yana kullanan bir grup milletvekili ve birkaç belediye başkanı, sınır ötesi operasyona hayır demek için dün Diyarbakır’da yürüyüş düzenlediler. Bu kişilerin vakit kaybetmeden halkla ilişkileri kesilip, tecrit edilmeleri terörle mücadele açısından en önemli tedbirdir.

Bu kişiler tecrit edilmedikçe, sınır ötesindeki tüm teröristleri öldürsek dahi, yeni yeni gençler aldatılarak dağa yollanacak, yine ülkemize karşı saldırılara devam edilecektir.

Bu kişiler, terörü yaşatabilmek için, bölgenin kalkınmasının önüne set çekmekte, o bölgedeki tüm altyapı çalışmalarını sabote etmekte eğitim faaliyetlerini “Türkiye’nin asimilasyon çalışması” olarak nitelendirip baltalamaktadırlar. İşte ülkemizin doğusundaki sefaletin, batısındaki fakirliğin en önemli failleri dün Diyarbakır’da yürüyen kişileri sokağa döken milletvekilleri, belediye başkanları ve terörün fikir babalarından başkası değildir.

Bu kişiler hiç utanmadan İmralı’daki soysuzla ağız birliği ve fikir birliği yapıp, basına malum katilin sağlık durumuna ilişkin endişelerini dile getirip, sonra halkın en kutsal mekanı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni mevcudiyetleriyle kirletmekte, birkaç dış gücün kendilerine verdiği vaatler nedeniyle kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde görmektedirler.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bir kez daha göreve çağırıyorum. Demokrasinin Kabesi’ni lekeleyen bu kişileri layık oldukları yere, İmralı’da bir hücreye gönderecek düzenleme derhal yapılmalı, Şehit haberleriyle dağlanan halkın vicdanı terörün böyle bir kararlılıkla tasfiyesiyle rahatlatılmalıdır.

Terörün fikir babaları, meclisteki yandaşları, belediyelerdeki ağa babaları İmralı’ya hapsedilmedikçe taviz verilerek çözüm elde edilemeyeceğini düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Dost dost diye nicesine sarıldım...
24 Şubat 2008

Bugün Pazar. Belki farkındasınızdır Pazar günleri daha yumuşak konuları yazmaya gayret ediyorum. Bugün de öyle yapacaktım. Ancak sınır ötesi kara harekâtından gelen şehit haberleri bu kararımı değiştirdi. Gerçi bu beklemediğimiz bir haber değildi. Askeri operasyonlarda kara harekâtlarında şehit verilmesi öngörülebilir bir risktir. Sıcak temas gerçekleştiğinde meydana gelen kayıpların yanı sıra, bölgedeki arazi koşulları teröristlerle karşılaşmadan dahi bazı kazalarla kayıpların olabileceği çetinliktedir. Gönül isterdi ki bu kayıplar olmasın. Sınır ötesinde kandırılmış gençlerimiz, imkânsız hayallerin peşinden sürüklenmesinler. Uluslar arası güç odakları bu gençleri kullanmak için bu hayalleri körüklemesinler. Ama sistem öyle işlemiyor. Maalesef, dünya üzerindeki birçok ülke terörün karşısında gibi görünürken çıkarlarının örtüştüğü terörü desteklemeyi uygun buluyorlar.

Sınır ötesi operasyonların teskeresi Meclis’de görüşülürken tartışılan bir konu da geçen yüzyılın sonunda neredeyse sıfırlanan terörün nasıl yeniden güç kazanıp faaliyetlerine başladığıydı.

Gerçekten de o günlerde teröristler, büyük bir fütursuzlukla ülkemize karşı hain eylemlerini gerçekleştiriyor, ileri geri açıklamalarda bulunuyorlardı. Bir de bu teröristlerin ülkemiz içerisinde bazı seçilmiş mevkilerde yer alan ağız birlikçileri var ki onlar da o günlerde Ankara Hükümeti’ne meydan okuyorlardı. O günlerde terörün fikir babalarının dilinde şu söz çok modaydı “Amerika’nın müttefikimiz olması, Ankara’nın elini kolunu bağladı”. Evet, terörün yeniden dirilişinin ardındaki en büyük etken Amerika’nın Irak işgalinde ülkesine en kolay ihanet eden güçleri kendisine müttefik seçerek Kuzey Irak’da Amerika ile yatağa girdiği için kendini güçlü hisseden şımarık bir yapının oluşmasına neden olması vardı. Amerika PKK’yı direk olarak desteklemiş olmasa bile Kuzey Irak’daki metresi bu işlevi yerine getirmişti. O bölgede bir grup çapulcu Amerika’dan sağladıkları imtiyazlarla, Suriye, İran ve Türkiye’den de toprak alarak devletleşme hayallerine kapılmış bu da PKK’nın yeniden dirilmesini, Kürt yurttaşlarımızı olmayacak bir hayalin peşinden sürüklemesini sağlamıştı.

Amerika’nın Türkiye’nin Kuzey Irak’daki haklı müdahalesine karşı çıkma aptallığı göstermemesi, PKK içerisinde ABD’nin kendilerine ihanet ettiği duygusunu doğurmuş ve psikolojik bir yıkımı da beraberinde getirmişti.

Bu da bir kez daha gösteriyordu ki uluslar arası ilişkilerde dost değil çıkar ilişkisinde olduğumuz ülkeler olabilir. Hiçbir ülke bir diğerinin ya da kendini bu ülkelerle denk görme hayaline kapılan çapulcuların dostu olmaz, ancak ortak çıkarlar sürdükçe birlikte hareket edebilirler.

Şimdi dağlardaki kandırılmış gençlere Aşık Veysel’in bir dizesini hatırlatmak istiyorum.

“Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır.”

Vakit çok geç olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin merhametine kendilerini teslim etsinler, yoksa sadık yarlarının koynuna girecekler. Korkarım ki onların bu aptallıkları vatanına hizmet eden evlatlarımızdan da bazı kayıplarımız olmasına neden olacak.

Bu operasyonun en az kayıpla ve PKK’nın başının ezilmesiyle sona ermesini diliyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Terörü İmralı’ya gömelim...
23 Şubat 2008

Kuzey Irak’da PKK’ya karşı kara harekâtı başlatıldı. Henüz kış aylarındayken başlatılan bu harekât için 10 bin Türk askeri bölgeye sevk edildi. Yıllardır devam eden ve 10 binlerce vatandaşımızın yaşamını yitirmesine bir o kadar askerimizin şehit olmasına neden olan PKK terörü ile mücadelede şüphesiz çok önemli bir basamak olan bu kara harekatı askerlerimiz için zorlu bir görev olacak. Bu harekât sırasında gazilerimiz, şehitlerimiz olması muhtemel. Harekatın en az kayıpla tamamlanması ve terör örgütüne büyük kayıplar verdirmesini diliyoruz.

Ancak terörle mücadele için bu sınır ötesi harekât yeterli midir?

Tabii ki hayır. Öncelikle bu terör örgütünün siyasi kanadı gibi davranan DTP’nin Kürt halkının temsilcisi olduğu ve Kürtlere ilişkin problemlerin tartışılması için muhatap alınması gerektiği yalanına kanmamak gerekir. AKP bölgeden daha fazla milletvekili çıkarmış bir partidir ve AKP’nin bölge milletvekilleri Kürt halkını temsil hakkına sahiptir. DTP ise bugünkü söylemleriyle bölge halkının değil, ancak bölgede odaklanmış karanlık örgütlerin temsilcisi olabilir. DTP’nin hiçbir şart altında muhatap alınmaması, terör örgütüne ilişkin söylemlerinin gerektirdiği yasal yaptırımların vakit kaybedilmeden yapılması şarttır. Ayrıca terör örgütünün terörist temini için hastalıklı fikirlerini üretecek yayacak hastalıklı beyinli insan müsveddelerine ihtiyacı vardır ki bu kişiler özgürce ötede beride mikroplarını yaymaya devam etmektedirler.

Terörle mücadelenin fikir özgürlüğü ile bir ilişkisi yoktur. Terörün fikir babaları silahlı eyleme karışmamış olsalar bile acilen toplumdan soyutlanmalıdır. Gerekiyorsa İmralı, Guantanamo benzeri bir kampa çevrilerek, DTP’nin tüm kadrosu, terörün fikir babaları sorgusuz sualsiz çevrelerine, yakınlarına bilgi dahi verilmeksizin bu kampa toplanmalı ve hastalıklı düşüncelerinin halkı kin, düşmanlık ve nefrete sevk etmesi engellenmelidir.

Bu eylemin hemen ardından birçok dış ülkeden insan hakları diye heyetler ülkemize akın edeceklerdir. Gelsinler buyursunlar, ülkemize döviz bıraksınlar. Sonra da geldikleri gibi gitsinler.

Gencecik evlatlarımızın ölüm haberleri gelmesindense tüm dünyanın Türkiye’de insan hakları yok demesini tercih ediyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Cehalet meziyet değildir...
22 Şubat 2008

Son günlerde Tuzla Tersaneleri’nde ard arda meydana gelen iş kazalarında yaşamını yitirenlerin sayısı 18’e ulaştı. Peki, tehlikeli bir iş kolu olan tersanecilikde bu kadar ölümlü kazanın olması normal mi? Elbette değil. Kazalar, yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması, birkaç talimatnameye yazılmış olan yetersiz güvenlik önlemlerinin de eğitimsiz, vasıfsız, cahil işçiler tarafından tedbirsiz davranmak erkekliğin şanından görülerek uygulanmamasının ürünüdür. Hükümet de dahil olmak üzere kimsenin konuyla ilgili ciddi bir çalışmaya niyeti yokmuş gibi görünüyor.

Tuzla Tersaneleri’nde ekmek umuduyla çalışmaya gelmiş yüzlerce vasıfsız, sadece mesleki eğitim açısından değil, cehaletleri nedeniyle sarıldıkları ilkel yanlışlar silsilesi nedeniyle insan olmak için bile gerekli vasfı taşıdıkları söylenemeyecek bir grup sürü, insanlığa yakışmayacak şartlarda bir göz rutubetli odada üst üste barınarak, sabahları, karlılığını arttırmanın dışında bir şey düşünecek kapasitede beyne sahip olmayan bir grup tüccarın emrinde onarlı, beşerli örgütsüz gruplar halinde cenk eder gibi çalışıyor. Tabii ki insani yönünü kaybetmemiş tersane patronlarını bu genellemenin dışında bırakıyorum.

İşçiler için kurduğum bu cümleyi ise kendilerini aşağılamak değil, insanlıklarını nerede kaybedip, insanlık dışı muameleye nerede maruz kaldıklarını iyi analiz edebilmek için kurduğumu burada belirtmek isterim.

Bu art niyetli tüccarlar, bu cahiller sürüsüne bir iş verdikleri zaman, yetersiz olsalar bile belirlenmiş bir takım talimatların çerçevesinde bu işlerin yapılması gerekiyor. Oysa, “emniyet kemeri sıkıyor”, “topraklama hattı zaman kaybettiriyor”, “erkek adam garı gibi gorkmaz” gibi akıl sağlığına uygunluğu son derece tartışmalı bir dizi mazeret nedeniyle bu talimatların yetersiz olanlarına dahi uyulmadan iş yapılmaya çalışılıyor. Hal böyle olunca aptallığın sonucu acı kayıplar olabiliyor.

Kimse kusuruma bakmasın, her türlü tedbiri alıp, en üst teknolojide donanım sağlansa bile böyle özürlü bir zihnin ürünü olan, hastalıklı tedbirsizlik ile hiçbir talimatname başa çıkamaz.

Durum sadece tersanelerde değil hayatımızın her alanında aynıdır. Şimdi kafanızı hemen kaldırın bugün aracınıza akaryakıt alırken LPG istasyonunu bir müddet seyredin, hangi firmanın istasyonunda olduğunuz önemli değil, LPG doldurulan hiçbir araca topraklama yapılmadığını, topraklama için eklenmiş aparatların yerlerinden hiç alınmadığını göreceksiniz.

Trafikteki araçlara bakın, ön koltukta emniyet kemersiz oturan sürücüler, yolcular hatta küçük yaşta çocuklar göreceksiniz ki bunların biraz paralı olanları bu aptallıklarını cezalandırmaması için trafik polisine rüşvet teklif edecek ikinci bir aptallığın adayıdırlar.

Scooter motosikletlerde kasksız dolaşan insanları göreceksiniz.

Ateşle gaz kaçağı, kontrolü yapanları, yanmaz kumaştan kıyafetleri depoda saklayıp yanar yapışır kıyafetlerle yangına müdahale eden itfaiyecileri, hiçbir maske kullanmaksızın uçucu maddelerle çalışan, kot taşlaması yapan işçileri, ağzında sigara cephanelik nakliyesi yapan askerleri ve daha nicelerini görmeniz işten bile değildir. Bu hastalıklı cehalet sevdasıyla hiçbir kanun, hiçbir talimatname, hiçbir güç mücadele edemez.

Cehaletin meziyet olmadığını, en azından yaşamını koruyacak kadar eğitimin şart olduğunu kabul ettiğimizde bu lüzumsuz ölümlerin son bulacağını düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

1000'de 7...
20 Şubat 2008

Uluslararası Bilim Kurulu’nun değerlendirmesinde 150 ülkeden seçilen en iyi 1000 üniversitenin arasına yalnızca 7 Türk üniversitesi girebilmiş.

Bu sıralamadaki en iyi Türk Üniversitesi ODTÜ ancak 468’inci olabilmiş. Boğaziçi Üniversitesi ilk 500’e girememiş. Vakıf Üniversitelerimizden ise sadece Bilkent Üniversitesi ilk 1000 içerisinde yer alabilmiş. Yeri ODTÜ’nün arkasında, Boğaziçi’nin önünde 479’uncu sırada.

Bu sıralama üniversitelerimizin neden bilim üretemediği, ülkemizin neden kendi teknolojilerini üretemediği, daha da önemlisi üniversitelere vatana hayırlı olsun diye gönderdiğimiz evlatlarımızın bir bölümünün farkında bile olmadan aydınlanma yerine neden Amerikan, Fransız ya da İngiliz mandacılığı sancaktarı haline geldiğinin acı bir göstergesi değil de nedir.

Üniversitelerde gerekli donanımı alamayıp, cehaletini, küstahlıkla maskeleme telaşıyla piyasanın ortasına düşen, bu evlatlarımız, şansları yaver gidip, bir koltuğa oturabilirlerse bu koltuğu kaybetmemek için üstlerine her türlü tavizi vermeyi, astlarını ve kararlarının etkileyebileceği insanları ise her türlü aşağılamayı yaşamanın birincil şartı olarak kabul ederler. Bu kişileri, tek bildikleri şey olan İngilizce ya da Fransızcayı aslında bilmeleri gereken diğer mesleki bilgilerin hepsinin yerine koyarak, aslında komik ve zavallı görünmelerinin farkına varmadan yarı Türkçe yarı yabancı bir dilde kullanmayı tercih ettikleri mesleki terminolojiden kolaylıkla tanıyabilirsiniz. Hal böyle olunca yabancı hayranlığı ve kendini aşağılık görme de otomatik olarak gelecektir tabii ki.

Ülkemizde her iş ilanında yabancı dil şartı aranması da, bir Türk firmanın başka bir Türk firmasına gönderdiği teklifin ya da bir Türk firması içerisinde hazırlanmış iç raporun yabancı bir dilde düzenlenmesi de yukarıda anlattığım cehaletin maskelenmesi telaşından başka bir şey değildir.

Kısacası eğitimde kalitenin düşürülmesi, cesareti ve onun yanında esareti getiren en büyük tehlikedir ki maalesef ülkemiz bu tuzağa çoktan düşmüştür. Bu hatadan dönülmesi için kaybedilecek zaman yoktur. En kısa zamanda bir YÖK reformu gerçekleştirilmeli, üniversiteler, havanda su dövülen ticarethanelerden çıkarılıp, bilim üretilen, ülkenin geleceği şekillendirilen aydınlanma yuvalarına dönüştürülmelidir. Asıl tartışılması gereken üniversitelere türbanlı girilmesi değil üniversiteden nasıl çıkılacağıdır.

Lider Türkiye’nin aydınlık gençlerinin, üniversitelerin yeniden yapılanmasıyla yetişebileceğini düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Başlar susunca ayaklar konuşuyor...
19 Şubat 2008

Kosova’nın bağımsızlığını ilanının ardından, ABD bu bağımsızlığı tanıyan ilk ülke oldu. Ne de olsa kendisi de daha 1776’da bağımsızlığını ilan etmiş ve Osmanlı Devleti ile birlikte birkaç Avrupa ülkesinin bu bağımsızlığı tanımasıyla özgürlüğünü kazanabilmişti. Şimdi tarihi kültür birikiminden yoksun en genç ülke olan dünyanın bu yaramaz çocuğunun kendini efendi sanması ne büyük bir aymazlıktır.

Belki de bu, gerçek efendinin 80 yıllık suskunluğunun eseridir.

Gerçek efendinin tek mirasçısının bir an önce kendine gelerek, tarihi sorumluluk sahibi olduğu topraklar üzerindeki bu bağımsızlık mücadelelerini daha yakından takip etmesi ve en azından dünyanın yaramaz çocuğundan daha hızlı hareket etmesi gerekirdi.

Dünya, bugün bu yüce makamı işgal eden kişilerden, taşıdıkları mirasın büyüklüğüne eşit orantılı politikalar bekliyor. Bir müstemleke valisi ezikliğini değil, dünya halklarına hediye ettiği medeniyetin kurucusu olmanın bilincinde bir liderin büyüklüğü, hoşgörüsü ve adaletini istiyor.

Mirasçılar ise iç politikada lüzumsuz gündemler, dışarıda suskun ve kabullenici politikalarla zaman harcıyor. Başlar susunca da konuşmak ayaklara kalıyor. Şımarık çocuk, efendi edasıyla özgürlük dağıtıcısı rolüne soyunuyor. Fakat bu rol kendisine birkaç beden büyük geldiği için özgürlük yerine açlık, sefalet, cehalet, acı ve savaşlarla harab olmuş ülkelerde kaybolmuş yarınlar yaratıyor.

Birgün başlar konuşmaya başlayınca ayakların susacağını düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

İstanbul'a kar yağdı...
17 Şubat 2008

İstanbul karlar altında. Demek ki Türkiye’ye kış geldi. Ne de olsa “İstanbul’a kar düşmeden Türkiye’ye kış gelmez” derler. Tabii ki bu ulusal basının İstanbul’da olmasından kaynaklanan pratik bir sorun olmanın ötesinde yurdun diğer köşelerinin unutulmuşluğuna ilişkin bir sitemdir. İstanbul’da kar varsa yurda gelen kış gündeme girer. Peki, yurdun diğer köşelerinde olup da İstanbul’da olmayan şey nedir? Terör sorunu mu, işsizlik mi, yoksulluk mu, yolsuzluk mu? Ayrıca İstanbul diğer 80 ilden aldığı göçle de Türkiye’nin tam bir karışımını oluşturmuyor mu?

Yurdun geri kalanı onların çok çalıştığını, yokluk çektiğini, sıkıntı çektiğini, devletin onlarla yeterince ilgilenmediğini ama İstanbul’da yaşayanların bir eli yağda, bir eli balda rahat ve refah içerisinde yurdun kaymağını yediğini mi düşünüyor da böyle bir sitem dillendiriliyor.

Yoksa İstanbullu gelir düzeyi yüksek azınlık entelektüel bir grup medya mensubu kentin kalanını da kendileri gibi sanıp, Anadolu insanına karşı yukarıdan bakan bir tutumla suçluluklarını gizlemek için mi böyle bir şey söylüyorlar.

Nedeni ne olursa olsun bu cümle Osmanlı’da halkla yönetimi birbirinden uzaklaştırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nde de aynı işlevi görmektedir. Şimdi “ne alakası var Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara” diyebilirsiniz. Evet, bu doğru ama İstanbul, Ankara’daki meclisin oluşmasında büyük bir rol oynamaktadır. Merkez Bankası’nın taşınması tartışmaları konuşuladursun Türkiye’yi Ankara, Ankara’yı ise İstanbul’un yönettiği bir sır değildir.

Bugün İstanbul’a kar yağdı. Demek ki Türkiye’ye kış geldi. Belki de bu halkla yönetimin birbirine yaklaşması için iyi bir fırsattır. Böylelikle yönetenler halkın seviyesine yükselebilir, halkın bir bölümü de unutulmuşluğun öfkesinden kurtulabilir.

İstanbul’a kar yağmasının tüm yurda güneş doğmasına atılan bir adım olmasını diliyor, yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Bilgisayarda Türkçe karmaşası...
16 Şubat 2008

Bilenler bilir. Bilgisayarlar çıkmadan önce daha daktiloları kullanırken Türk diline en uygun klavye üzerinde çalışma yapan uzmanlar F klavye dizilimini yaratmış ve daktilo üreticileri Türkiye’ye satacakları daktiloları bu tuş dizilimiyle üretmişlerdi. Sonda apar topar Türkiye piyasasına giren bilgisayarlar, büyük bir çoğunlukla Q klavye olarak satışa sunulmuş, Türkçe harfler de bu klavyenin kıyısına iliştirilivermişti.

Zamanla iki klavyenin de kullanıcıları yaygınlaştı ve her iki klavye de piyasada satılır oldu. Buraya kadar bir gariplik yok. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı kullanılması gereken klavyenin F klavye olduğunu ve okullara bu tür klavyeye sahip bilgisayarların alınması gerektiğine ilişkin bir karar alınca beklentimiz en azından okullara bilgisayar satan firmaların bu karara uymalarıydı. Öyle olmadı. Şu anda Türkiye’nin her yerinde okulların çoğunda Q klavye bilgisayarlar kullanılıyor. Hatta dizüstü bilgisayar üreticileri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu kararını hiç umursamayarak Apple dışında hiçbir üretici F klavye dizüstü bilgisayar üretmemekte dayatmacı bir politika izlemekten vazgeçmediler.

Şimdi benim çocuğum evde F klavye okulda Q klavye kullanarak bilgisayardan yararlanmaya çalışıyor. Burada mesele o ya da bu klavyenin kullanılması değil, düzensizliği giderecek bir otoritenin olmaması ve üretici firmaların bu konudaki kararları dinlememe küstahlığını gösterecek cesareti kendilerinde bulmalarıdır.

Ayrıca Windows işletim sisteminin Türkçe versiyonları piyasada dolaşıyor olmasına karşın, sistemin varsayılan olarak ürettiği klasörler örneğin Müziğim klasörü içinde barındırdığı Türkçe karakterler nedeniyle birçok programda örnek vermek gerekirse Avid Expres Pro sistem hatasına neden olmakta ve işlememektedir. Üretici firmaların kendilerinin Türkçeleştirdiği programlarında bu tür hataların giderilmemesi, teknik bir imkansızlıktan mı, yoksa İngilizce’nin dünya dili olarak dayatılmasından mı kaynaklanmaktadır. Devlete bağlı ciddi bir kurumun bu tür aksaklıkları test ederek ilgili firmaları bu aksaklıkları gidermeleri, aksi halde ürünlerini Türkiye’de satma lisanslarının iptal edileceği konusunda uyarması gerekmiyor mu?

Maalesef interneti sansürlemek konusunda çok mahir olan yasa koyucuların, konu Türk dilinin bilgisayar altyapısına uygulanması olduğunda sınıfta kaldığını düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Oyuna gelmeyelim...
15 Şubat 2008

Son günlerde toplumsal barışın bozulması için münferit provokatif eylemlerin sıklıkla duyulmaya başlaması, bütün bunların bir tesadüf değil de büyük bir oyunun küçük parçaları olduğu şüphesini doğurmuyor mu?

Birileri etek boyları kısa ya da kot pantolonlu diye sokakta insanlara kezzap atıyor. Danıştay saldırısı sanıkları hep bir ağızdan şeriat devleti taleplerini dile getiriyorlar. Toplumun büyük bir bölümü bu olayları nefretle izlerken, belki birkaç cahil ne de iyi olmuş diyor olabilir.

Tüm bu gelişmelerin kimin işine yaradığı ve kimlerin müdahale ettiği bölgelerde yaygınlaştığı iyi analiz edilmeli, bizim ülkemizde de sahneye konmaya çalışılan bu oyuna bu dikkatle yaklaşılmalıdır.

Aslında bir taşla birkaç kuş vurmayı amaçlayan bu oyun çok basittir.

1. Amaç: Toplumun içerisinde korku yaratarak, sokağa çıkan insanların kıyafetlerinin değişmesini sağlamak. Böylelikle inandığı gibi yaşayamayan insanlar bir süre sonra yaşadıkları gibi inanmaya başlayacak ve İslam’ın şartı olduğu iddia edilen kıyafetler, toplumdaki yerini alarak, İslam tahrip edilmiş olacaktır.

2. Amaç: Toplumsal barış zedelenecek. Çağ dışı kıyafetleri reddeden gerçek dindarlarla, toplumu çağdışı kıyafetlere bürümek isteyen İslam tahripçileri birbirlerine karşı olan hoşgörülerini kaybedeceklerdir.

3. Amaç: Gündem bu konularla meşgul edilecek, böylelikle dünya liderliğine giden yolda hiçbir fikir, toplum gündeminde yer alamayacaktır.

4. Amaç: İslam’ın büsbütün tahribinin ardından dünyevi işler, önceliğini kaybedecek, mezara ulaşacağı günü bekleyen sümsük bir toplum yaratılacak bu toplum istenildiği gibi idare edilecek, eğitimi de olmayan bu toplum arada başkaldırırsa bunu da şiddetle yapacağı için İslam terörle özdeşleştirilip iyice medeni dünyadan uzaklaştırılacak.

5. Amaç: Müslüman topluluğun kıyafet ve düşünce olarak marjinalleştirilmesi Hıristiyan dünyadan İslam’a doğru yükselen tercihin önünü kesecek, hatta biraz eğitim alan Müslümanların kendilerini diğer yobaz İslam tahripçilerinden ayırmak adına Hıristiyan yaşam tarzını benimsemesi sağlanacaktır.

Uzun lafın kısası türban da dahil olmak üzere son günlerde yaşanan tüm olaylar hem dini hem siyasi büyük bir oyunun parçasıdır ve ne yazık ki ne bu planı yapıp uygulayan ve karlı çıkacak olan din İslam’dır ne de bu siyasetten kar edecek ülke Türkiye.

Bu nedenle kendisine Türk ve Müslüman diyen herkes, başörtüsü de dahil olmak üzere son günlerde yaşanan tüm bu olaylara karşı pozisyonunu net bir şekilde ortaya koymalıdır. Oynanılan oyun dış mihraklıdır. Gün istikbal ve cumhuriyete ve hatta dinimize sahip çıkma günüdür.

Gerçek Müslümanların bu oyuna gelmeyeceğini düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

AKP'nin siyasi intiharı...
14 Şubat 2008

AKP 22 Temmuz seçimlerinde yüzde 46,54 oy alarak, büyük bir başarı elde etti. Bu oyların bir bölümü AKP’nin muhafazakâr seçmen tabanı bir bölümü ise geçtiğimiz dönem AKP’nin sergilediği ekonomik politikaların kesintiye uğramamasını isteyen 1990 sonrası sürekli ekonomik kriz ortamından bıkmış seçmenin desteğiydi. Bu ikinci grup seçmenlerden bugünlerde konuştuğum herkes derin bir hayal kırıklığı içerisinde. Çünkü AKP hükümeti 22 Temmuz seçimlerinden sonra ne dış politikada ne de ekonomik politikalarda gözle görünür bir adım atmadı. Yüzde 46,54 oy oranının büyüsüne kapılan AKP yönetimi, memleketin asıl sorunlarını bırakıp, kendilerinin de ürünü oldukları ABD’nin yeşil kuşak projesinin yapay sorunlarından biriyle ülke gündemini işgal etmeyi uygun buldu. Bu AKP’nin, kendilerine oy veren birçok seçmenin bildiği, ama umutlarını kaybetmemek için inanmak istemediği yüzünün ilanı, özgürlükçülük maskesi arkasında din tahripçiliğinin ta kendisiydi.

Şimdi bu kişiler, kendilerini gerçek Müslüman, kendi politikalarını desteklemeyenleri ise kusurlu (günahkâr) Müslüman ilan ederken, asıl yaptıklarının dini tahrip ederek İslam’ı ötekileştirip, modern dünyada cazibe merkezinden çıkartmak olduğunu fark etmeden ABD’li büyük ağabeylerine hizmet etmeyi, halkın gerçek ihtiyaçlarına çözüm bulmanın önüne koyduklarının fark edilmesiyle, siyasi bir intiharın eşiğine gelmiş oldular.

AKP’nin bu noktada yapması gereken tek şey çok geç olmadan, kendisine bu büyük zaferi hediye eden ikinci grup seçmenlerinin beklentilerine cevap verecek ciddi bir çalışmaya imza atarak, bu kişilerin hayal kırıklıklarını tamir etmektir. Aksi halde bu büyük hayal kırıklığı, kendisine yeni bir adres bulmakta gecikmeyecek ve AKP Türk Siyasi Tarihi’nde yıldızı kısa süre parlamış bir parti olarak, yerini alacaktır. Merkez partisi olduğunu iddia eden AKP’nin marjinalleşmesi ve merkez seçmen tarafından reddedilmesi de an meselesidir.

Tüm bu süreç asıl MHP tarafından çok ustaca kullanılmış, AKP merkezden dışarı itilerek, merkezdeki seçmen adressiz bırakılmıştır. Eğer AKP gücün karanlık tarafının gözüne çektiği mili sıyırıp atarak bu inadından vazgeçmezse adressiz seçmenin bir kısmının MHP’ye kayacağı da muhakkaktır. AKP bir komutanın en zayıf olduğu anın, zafere en yaklaştığı an olduğunu bilmeli, Milli Görüş’ün kendisine miras bıraktığı yapay sorunların peşindeki gergin, sinirli, hırslı ve inatçı gidişini bırakıp, ilk dönem olduğu gibi dış politikalarda onurlu, ekonomik politikalarda akılcı uygulamalara geri dönmelidir.

Aksi halde yapılacak ilg yerel ya da genel seçimde AKP’nin barajı bile aşamayacağını düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Yobazlığa da Hıristiyanlığa da hayır...
13 Şubat 2008

Son yıllarda garip bir ticaret anlayışı yaygınlaşmaya başladı. Tüketimi körüklemek için bize ait olmayan değerlerin zorla dayatılması olağan uygulamalar haline geldi. Sevgilinize sevgililer gününde hediye alın. Yılbaşında hindi pişirin noel baba kıyafetleriyle evinize aldığınız çam ağacının altına hediye koyun. Kapınıza noel çelengi takın.

İlk bakışta amaç, kapitalizmin doğası gereği tüketimin körüklenmesi olarak düşünülebilir. Oysa bu çok büyük bir aldatmacadan başka hiçbir şey değildir. Öyle olsaydı bu tüketimi körükleyen aynı çevreler, kurban bayramlarında kesilen kurbanlara hayvan katliamı derken, yılbaşında hindi peşinde koşmazdı. Bu sadece ucuz tüccarların kendi menfaatlerini, kültür emperyalizmi hedefini gözeterek Lozan’ın rövanşını almaya çalışan Hıristiyan güç odaklarının siyasi emelleriyle tevhid etmelerinden başka bir şey değildir.

Dünya’da bir tek bizim memleketimizde turizmden voleyi vuracağız aldatmacasıyla Noel Baba Anadoluludur hikayesi dillendirilmesi ve bizden başka da kimsenin inanmaması bu yüzdendir. Bütün dünyanın Santa Clause ya da Santa Nicolas (Aziz Claus ya da Aziz Nicolas) dediği bir Hıristiyan figürüne ki Aziz Hıristiyan din adamlarında kutsal bir makam kazanan kişilere denir Noel Baba denilerek anaokullarına kadar sokulması da bu yüzdendir.

Bunun karşısında yer alan kişiler yobazlıkla suçlanır, böylelikle kimse karşı duruş sergileyemez. Modern ve çağdaş yaşamın gereği Hıristiyan değerleriyle tüketim alışkanlıklarını birleştirmek olarak kabul ettirilir. Televizyonlarda çocukların izleyebileceği saatlerde noel baba filmleri koymak, sevgililer günü çığırtkanlığı yapmak tüccarların zaaflarını kullanan bir Hıristiyan propagandasının parçalarıdır.

Son günlerin tartışması başörtüsünün üniversiteye girmesinin laikliğe ne kadar aykırı olduğunu düşünüyorsam, noel baba, çam gibi dini sembollerin anaokullarına, ilkokullara girmesini o derece laikliğe aykırı ve daha büyük bir tehlike olarak görüyorum. Tabii ki bu üniversitelerdeki başörtüsü serbestliğini tehlike olarak görmediğim anlamında yorumlanmamalı. Benim anlatmaya çalıştığım toplumumuzun bir yandan Hıristiyan misyonerliği bir yandan Müslümanlığı tahrip eden yobazlar tarafından iki tarafa çekiştirildiği ve bunların birinin diğerinden ayrı tutulmaması gerektiği.

Laiklik nutukları atan kişilerin Hıristiyan geleneklerinin Türk toplumuna yerleştirilmeye çalışılmasına da aynı duyarlılığı göstermesi gerektiğini düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Önce ellerindeki kanı temizlesinler...
12 Şubat 2008

Bugün Avrupa basını Türkiye’nin türban kararını eleştiren yazılara yer verdi. Bu arada Almanya’da çıkan yangında yaşamlarını yitiren evlatlarımız bugün toprağa verildi. Türban kararının doğruluğu yanlışlığı ayrı bir konudur. Ben bu kararın doğru olmadığını düşünenlerdenim. Ancak bunu eleştirmek 10 Türk’ün kanını ellerinden temizlememiş Avrupa’nın basınına düşmez.

Bize her konuda medeniyet dersi vermeye kalkan Avrupalılar, kendilerini ortaçağın karanlığından kurtarıp, insanları yakmaktan vazgeçmedikçe, yüksek insani değerleri savunmayı bırakın ağızlarına almayı bile hak edemezler. Birkaç toprak ağasının ki onlar bu ağalara kral diyor, arkasında çamurda debelenip ağalarının attıklarını kapmak için birbirlerini çamura batıran, Avrupalı çapaçullar mı değerlendirecekler, medeniyeti borçlu oldukları bir toplumun Atatürk’ün izinde olup olmadığını.

Bence Avrupalılar, bunları bırakıp, ellerindeki kanı temizlemeliler ve bu arada uyuyan aslanın uyanmaması için tanrı sandıkları insanlara dua etmeye devam edebilirler.

Türklerin sessizliğinin korkusundan değil büyüklüğünden kaynaklandığını düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi...
10 Şubat 2008

Geçtiğimiz günlerde oğlumu Dolmabahçe Sarayı’na götürdüm. Sarayın hem selamlık bölümünü hem de ulu önderimizi ebediyete uğurladığımız harem bölümünü oğluma göstermek istedim. Aslında istediğim dağılmaya yüz tutmuş bir imparatorluğun son çırpınışlarıyla nasıl abartılı bir gösteriş içerisine girdiğiydi. Sarayın selamlık bölümünü bir erkek rehberle birlikte dolaştık. Son derece sıcak kanlı bu rehber, saray hakkında bilgi verirken hem Osmanlı döneminden hem de Atatürk’ün saraydaki faaliyetlerinden örnekler vererek, doyurucu bir tur yapmamızı sağladı. Sarayın harem bölümüne geldiğimizde ise nedenini bilemediğim bir biçimde itici, yaptığı işi sevmemiş bezgin bir kadın rehber, neredeyse Atatürk adını hiç anmadan, sanki oraya sırf hanım efendileri merak ettiğimizden gitmişiz gibi bir tavırla turumuzu zehir ederek görevini ifa etti. Ay başında ikisi de maaşını alacak, ama bence biri aldığı maaşı hak etmemiş olacak. Neyse konumuz bu değil.

Asıl konumuz, daha önce dikkat etmemiştim Dolmabahçe Sarayı’nın keyfini sürmek, kendisini yaptıran Sultan Abdülmecit de dâhil olmak üzere kimseye kısmet olmamış, Sultan Abdülmecit saraya taşınmasının hemen ardından 30’lu yaşlarında veremden ölmüş. Daha sonra bilekleri kesilenler, sürgün edilenler en uzun kalan 4-5 yıl kalabilmiş sarayda.

Atatürk de 10 yıl içerisinde 4 yıl bu sarayda kalmış. Atatürk’ü ayrı tutarak söylüyorum. “Hani sağlıklı, huzurlu, mutlu, sevdiklerimle, sevenlerimle birlikte uzun bir yaşam süremedikten sonra cihana hakim olsam ne anlamı var?” Yani bir padişahın da söylediği gibi

"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi."

Henüz kaybetmemişken dostlarımızın, sağlığımızın, ailemizin, canlarımızın kıymetini tekrar anladım. Vakit çok geç olmadan tüm sevenlerime “Seni seviyorum.” diyor ve sevgi dünyasında yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

İran gazı kesiyor...
09 Şubat 2008

Meteoroloji yetkilileri önümüzdeki günlerde bir soğuk hava dalgasının beklendiğini bildiriyorlar. İran’dan ise doğalgazın yine kesileceği haberleri geliyor. Gerçi İran, Türkiye’nin doğalgaz aldığı tek ülke değil. Türkiye doğalgaz macerasına ilk olarak Rusya ile gaz anlaşması yaparak başlamış, sonra tüketimin artmasıyla İran doğalgazı devreye sokulmuştu. Geçtiğimiz yıllarda Rusya’dan gelen doğalgaz Ukrayna tarafından kesilmiş ve bu hat yeniden devreye sokulana kadar ciddi bir sıkıntı yaşanmıştı. İran’dan gelen doğalgaz ise bu yıl geçtiğimiz günlerde bir kez kesilmiş, ciddi bir sıkıntı yaşanmadan hat yeniden açılarak doğalgaz akışı sağlanmıştı. Şimdi İran doğalgazı yeniden kesiliyor.

Bu benim aklıma başka soruları getiriyor. Acaba dışarıdan bir enerji kaynağına bu kadar büyük yatırımlar yapmak, bir ülkenin evsel ısınma ve sanayi enerjisi ihtiyaçlarını bu kaynaklara bağımlı hale getirmek doğru bir karar mı?

Bunun yerine ülkemizde bol olan kaynaklar üzerinde çalışmalar yapılarak temiz atıklı, güvenli kullanıma sahip alternatif enerjiler üretilemez mi?

Bu konuda önerilerde bulunacak bilgi birikimine sahip değilim, ancak düşünce yapımızı değiştirip, “dünyada yapılıyor mu?” sorusu yerine “bu sorunu nasıl çözerim?” sorusunu kendimize sormaya başlarsak, her konuda dünyada örneği bulunmayan çözümler üretebilir, hatta bunları dünyaya satabiliriz. Tabii ki bulduğumuz çözümlerin, çevreci, güvenli ve ucuz olması kaydıyla.

Doğalgaz altyapısına harcadığımız parayı araştırma ve geliştirme için harcasaydık acaba dışa bağımlı olmayan bir yöntem geliştirmek için yeterli olmaz mıydı ve belki de biz şimdi bu yöntemin know-how’unu satarak ülkemize gelir elde ediyor bile olabilirdik.

Demin de söylediğim gibi ben bu konuda önerilerde bulunacak bilgi birikimine sahip değilim. Benim yapmak istediğim, düşünce şeklimizi değiştirmemiz için akıllarda bir soru işareti yaratabilmek. “Ben daha iyisini keşfedebilir ve yapabilirim” dediğimizde daha aydınlık günlerin doğacağına inanıyor, yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Katsayı sorunu çözülebilecek mi?...
08 Şubat 2008

MHP-AKP ittifakı başörtüsünün üniversiteye girmesi konusunu kendi tarzlarında çözüme kavuşturduktan sonra sanırım sıra üniversite sınavlarında meslek liseleriyle düz liseler arasındaki katsayı farkını kaldırmaya gelecek.

Ancak bu konuda ben de AKP iktidarıyla aynı fikirleri paylaşıyor, bu katsayı farkının meslek liselerine giden çocuklar için haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Şimdi birileri çıkıp, herkes dört yıllık okul bitirmek zorunda değil, askerlikte kısa dönem şansı da tanınacağına göre iki yıllık yüksek okul okumak meslek liselerine giden çocuklar için yeterli olabilir diyecektir. Ülkemizde ara kademelerde yetişmiş insana ihtiyaç olduğu teknisyen açığının olduğu de söylenebilir. Derinlemesine düşünülmediğinde bunlar doğrudur.

Gelişmiş ülkelerde bir işçi iş makinesi kullanarak, ailesine rahat bir yaşam sağlayabilir, onun çocuklarının sağlığını, eğitimini düşünmek, yarın ne yiyeceğini hesap etmek gibi bir derdi yoktur. Hatta hafta sonları kendisine ayırdığı zamanla garajında hobi olarak antika bir araba toplayabilir. Bu yaşamı görerek yetişen çocuğu da büyüyünce iş makinesi operatörü olmayı yeterli görecektir. Onun için dört yıllık bir üniversite bitirip mühendis, öğretmen, avukat olmak çok önemli olmayacaktır. Ancak ülkemizde bir iş makinesi operatörü, kışın borcundan kesilen doğalgaz, Kuzey Irak’a verilen elektrik insani nedenlerle kesilemezken borcundan dolayı sık sık kesilen elektrik, hazır çorba ve makarnayla geçiştirilen öğünler, doktora gitmeden eczacının tavsiyesiyle alınan ilaçlarla tedavi, kira artış dönemlerinde boşaltılan ev ve buna benzer birçok örnekle çıkacaktır çocuklarının karşısına. Ülkemizde dört yıllık okul okuyanlar da ayrı durumda değilken, o baba kendisine emir veren mühendisi çocuğu için bir kurtuluş zannedecektir. Bunun yanı sıra ya işsiz kalırsa korkusu meslek liselerini de bir tercih olarak karşısına çıkaracak ve 14 yaşında ilköğretimden mezun olan çocuğunu belki bu panikle bir meslek lisesine yazdıracaktır.

Sebep ne olursa olsun, gidilen meslek lisesi ne olursa olsun velevki bu okul İmam Hatip Lisesi olsa bile hangi çocuğun tüm hayatı daha reşit olmadan 14 yaşında gittiği bir okul nedeniyle geri dönüşsüz bir ipotek altına sokulabilir. Oysa ki o İmam Hatip Liseleri de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardır. Eğer eğitiminde bir bozukluk varsa cezasını çekmek çocuğa değil, düzeltmek hükümetlere düşer.

Bu çocuklara rejim karşıtı ve tehdidi damgasını vurmak, ne kadar yanlışsa bunun gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin sorumluluğu olduğu da o kadar doğrudur.
Hükümetlerin kendi hatalarının sorumluluğunu 14 yaşındaki çocukların omuzlarına yüklemesi çok büyük bir vicdansızlık olacaktır. Katsayının kaldırılması sorunu kısa vadede çözecektir.

Ancak asıl yapılması gerekenin, her seviyede çalışan ve emekli tüm yurttaşlarımızın onurlu bir yaşam sürebilecekleri gelir düzeyini sağlamak olduğunu düşünüyor, yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Sorunun yeri değiştiriliyor...
07 Şubat 2008

Üniversitelerde başörtülü günlere adım adım yaklaşırken, buna taraftar ya da karşı tüm partiler başörtüsü – türban ayrımı yalanını dillendirmeye devam ediyorlar.

CHP “bizim karşı olduğumuz türban yoksa Anadolu’daki başörtüsüne itirazımız yok” diyor. AKP ve MHP de “bu başörtüsüdür ve dinin gereğidir.” diyorlar. Sonuçta herkes toplumda bu konudaki cehaleti kullanıp, kendi görüşünü hâkim kılarken, halkın tepkisini çekmeyecek yalanlara sığınıyorlar.

Şu türban – başörtüsü ikilemine bir açıklık getirmek gerekirse, aslında Türkiye’de türban ileri yaşlarda küçük bir kesim tarafından kullanılır ve sıkmabaş başbağlama yöntemiyle hiçbir alakası yoktur. Türban, kenarlıksız bir başörtüsünün enseden alna doğru getirilip alında bir burgu yaptıktan sonra ensede bağlanması şeklinde oluşturulan bir başlıktır. Türbanda boyun açıkta kalmaktadır ve Hıristiyan Fransız kadınlarının kıyafeti olarak ortaya çıkmış, ülkemizde de ileri yaşlarda burjuva kadınlarının küçük bir kesimi tarafından kullanılmıştır. Türban tabiri, ilk YÖK başkanı İhsan Doğramacı tarafından, başörtüsünün üniversitelere sokulmaması için “hiç olmazsa türban serbest diyelim” şeklinde uydurulmuş, bu laik kesimin de desteğini almış, ancak hiçbir zaman uygulanmamış, herkes bu tabirden hareketle sıkmabaş başörtüsüyle üniversitelere girmiş, daha sonra sıkmabaş başörtüsü galat-ı meşhur olarak türban diye adlandırılmıştır.

O günlerde laiklik adına başörtüsünün karşısında türban yalanına sığınan kesim, bugün biz başörtüsüne değil türbana karşıyız demekte bir mahsur görmemektedir. Çünkü başörtüsüne karşıyım dendiği zaman birileri “Analarımızın başının örtüsü” diye ayağa kalkmakta ve popülist politikaları benimsemiş insanlar böyle bir karşı duruşa cesaret edememektedirler.

İşin adını doğru koymak gerekirse üniversitelerde serbest bırakılmak istenen türban değil başörtüsüdür ve karşı durulması gereken adı ne olursa olsun gelenek halini almış bir yanlış inanışın üniversiteye taşınmasıdır.

Fotoğrafı bu şekliyle ortaya koyduktan sonra asıl düşünmemiz gereken, ilk ve orta öğretimdeki zaafımızdır. Bizler tevhid-i tedrisat kanununun uygulamaya girmesinin ardından bunca yıl geçmiş olmasına rağmen sekiz yıl ilköğretim ve 3-4 yıl lise eğitiminde bu kızlarımıza başörtüsünün batıl bir inanış olduğunu anlatamamışız. Sorunu üniversite kapısında çözmeye çalışıyoruz. Hatta çözemeyip bari böyle girip eğitim alsınlar noktasına geliyoruz. Böylelikle sorunu çözmüyor, sadece üniversite kapısından devlette iş kapısına taşıyoruz. Bu kararla en fazla dört yıl sonra üniversitelerden mezun olacak başörtülü avukatlar, öğretmenler, doktorlar vb. devlet kapısına yığıldığında sorunun çözülmediğini sadece yerinin değiştirildiğini daha rahat göreceğiz ve birileri çıkıp “bu insanlara yazık onlara meslek diploması veriyorsak uygulama hakkı da vermeliyiz” diyecek.

O halde yapılması gereken ilköğretim ve lise eğitiminde kızlarımızın bu konuda nasıl eğitilebileceğinin planlamasını yapmak ve vakit kaybetmeden uygulamaya geçmektir. Konu geleneksel İslam fıkhı dışında diyanet tarafından ele alınıp, ayetler sebeb-i nuzulleriyle birlikte tarihi gerçekliklerle incelendiğinde batıl geleneklerden farklı bir yoruma ulaşılacağı şüphesizdir. Böyle bir çalışma dini hassasiyeti yüksek ama dini bilgisi kısıtlı halka iyi anlatılırsa Anadolu Türk halkının vicdanında kabul görecektir.

İslam’ın karanlık değil ilerici bir din olduğunu düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Erdoğan-Merkel görüşmesine kor düştü...
06 Şubat 2008

Almanya’nın Ludwigshafen kentinde çıkan ve 9 vatandaşımızın ölümüne neden olan yangının ardından bu ülkenin üç ayrı kentinde daha, çoğunlukla Türklerin oturduğu binalarda, yangın çıkması, olaylardaki kasıt şüphelerini güçlendirerek, başka saldırıların da meydana gelmesi endişesini doğurdu.

Solingen’de 29 Mayıs 1993’de 5 yurttaşımızın ölümüyle sonuçlanan ırkçı kundaklama eylemlerini de hatırladığımızda bunun, Alman ırkçıların eylem yöntemleriyle örtüştüğünü söylemek mümkün. Bir de bunun üzerine Almanya’nın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi karşısında Fransayla birlikte cephe oluşturan şanşölyesi Angela Dorothea Merkel’in saldırgan ve ırkçı politikalarını eklediğimizde bu ülkenin Türk makamlarınca ciddi bir şekilde uyarılması gerektiğini söylemek, yanlış olmayacaktır.

Başbakan Erdoğan’ın 7 – 10 Şubat 2008 tarihleri arasında Almanya’ya gerçekleştireceği ziyaret ve özellikle 8 Şubat’da Merkel ile bir araya gelecek olması bu olayların ışığı altında bir kat daha değer kazanmış oldu. Şimdi Türk halkı Başbakan Erdoğan’dan kararlı ve güçlü bir tavır bekliyor.

Son günlerde iç siyasette meydana gelen lüzumsuz gündem kirliliğinin ardından Erdoğan’ın binyıllara uzanan bir tarihin mirasçısı bir toplumun lideri gibi davranıp davranamayacağı belki de kendisinin siyasi geleceği için alacağı en önemli karne notlarından biri olacak.

Aynı hassas denge II. Dünya Savaşı'ndan beri en genç Alman şanşölyesi olan Merkel için de geçerli, Merkel bu ziyaret sırasındaki tavrıyla Almanya’nın Türkiye’nin Avrupa’daki varlığını destekleyerek aydınlığa mı? Yoksa ırkçı politikalarla ikinci dünya savaşı karanlığına mı yüzünü döneceğini belli edecek.

Büyük Alman halkına aydınlıkların daha çok yakışacağını, aksi davranışlardaki liderlerin siyasi ömrünün kısa süreceğini düşünüyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Mış gibi yaşamak...
05 Şubat 2008

İstanbul bugün başka bir güzel. Bahardan ödünç alınmış, pırıl pırıl bir günü hiçbir tasaya yüz vermeden yaşadım. Havada içime yeni umutlar dolduran bir deniz kokusu, yaşadığımı anımsatırcasına yüzüme vuran hafif serin esintide mutluluğun dokunuşları gizliydi sanki. Bugün hiçbir derdim yokmuş gibi yaptım.

Almanya’da çıkan yangında 9 vatandaşımız yaşamını kaybetmemiş. Bu olay bana Solingen ‘de ırkçılar tarafından yakılan Türkleri hatırlatmamış gibi yaptım.

Babası milletvekilliği yapmış, yıllarca bu ülkenin ekmeğini doya doya yemiş, kadın ruhundan anlayan birtakım sözde aydınlar ile Amerika’dan yaptığı provokasyonlarla adını duyurmuş Bayan VOA, PKK ile yaptıkları röportajlarını gazetelerinin birinci sayfasında yayınlarken, teröristlere dostluk safsatalarını yazmamışlar ben de bunu görmemişim gibi yaptım.

İstanbul’da toplanan bir grup DTP’li her gün ülkemize saldıran teröristlere karşı yapılan sınır ötesi harekatların durdurulması amacıyla canlı kalkan olmaya gitmemişler, benim ödediğim vergilerden bu kişilere milletvekili maaşı verilmiyormuş gibi yaptım.

Otomobil ihracatında fazla verirken bu üretimin içerisinde hiç Türk patentli bir motor ve marka olmadığını bilmiyormuş gibi yaptım.

Ülkemde bir grup cahilin kendi cehaletlerini gizlemek için bir grup başka cahili yemlediklerini görmüyormuşum gibi yaptım.

Dini değerlerine bağlı, ancak dinini öğrenmekten aciz bir grup vatandaşım, kendisine islama sokulan batıl inanışlardan gelir elde eden bir grup tüccar tarafından, “başörtüsü islamın emri” aldatmacasıyla kandırılmıyormuş gibi yaptım.

Bu ülkede yasa yapıcılar, türban gibi, laiklik, anti laiklik, Alevilik, Sünnilik gibi konuları bırakmış, dünya lideri bir Türkiye için ulusal kalkınma hamlesini gerçekleştirmenin düzenlemelerini yapıyormuş gibi yaptım.

Avrupalılardan birkaç bin yıl önce matbaayı kullanmış bir ülkenin evlatları olarak ders kitaplarımızda matbaayı bulanın Johann Gutanberg olduğu yazmıyormuş gibi yaptım.

Kimbilir daha ne gibi yaptım ve bugünü çok mutlu yaşadım. Deniz ne güzel, gökyüzü ne güzel, hava ne güzel, bulutlar, çimenler, ağaçlar ne güzel, nefes almak ne güzel. Nefes aldıkça yokmuş gibi yaptığım her şeyi değiştirmek için bir sansım olduğunu düşünmeyi istiyor ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Garip bir günün ardından...
03 Şubat 2008

Bugün yüz binlerce kişi, yaşayanlardan kestiği umudunu ulu önder Atatürk’ün manevi huzurunda aradı. Gerçi bu evlenmek için, kısmet için, üniversite sınavını geçebilmek için türbe kapılarına çaput bağlayıp, mum yakan bir toplumun bireylerinden beklemediğim bir davranış değildi. Birkaç kişi de türbanın serbest bırakılmasında çizilen sınırların genişletilmesi için kesekâğıtlı bir eylem gerçekleştirdi. Asıl garip olansa türbanın çene altından bağlanması gerektiği sınırlamasını tek tip kıyafete hayır sloganıyla protesto ederek kafasına kesekâğıdı takan birçok kişinin tek tip olarak çarşaf giymeyi tercih etmiş olmasıydı.

Başbakanla muhalefet lideri de bugün, sokaklarla aynı gündemi yakalamayı başardılar. Biri özetle “onlar laiklikten anlamaz, laiklik bizim tekelimizdedir.” dedi. Diğeri de “sen ne anlarsın dinden bu ülkede diyanet işleri başkanlığı var.” Diyerek, dini referansları esas alan bir parti olduğunu ortaya koydu. Bu arada Schröder KKTC’yi ziyaret etmiş, birleşik Kıbrıs’tan birleşik Avrupa’dan bahsetmiş kimin umurunda. Kahraman Türk basını Schröder’in türbanla ilgili söylediklerini merak etmiş, Kıbrıs’ta kendisine bu soruyu sorma aklı evvelliğini gösteren bir muhabir de bulunmuş. Neyse ki Schröder okyanus aşırı bazı ülkelerin idarecileri gibi haddini aşmamış da “bu Türkiye’nin kendi meselesi” deyivermiş.

Yani sizin anlayacağınız, Osmanlı’dan günümüze değişen bir şey yok. Birileri bir toplu iğnenin başına kaç meleğin sığacağını hesaplaya dursun, atı alan Üsküdar’ı geçmiş kimsenin haberi yok.

Hani ben de bugün Anıtkabre yürüyen yüz binler gibi “Ah keşke Atatürk yaşıyor olsaydı da bu din istismarcıları ve laiklik