
Çekin ellerinizi ekranımdan...
02 Mart 2008
Bir kez bu konuya değinmiştim. Bir kez daha yazmak
istiyorum. Filmleri, dizileri mozaikli ekranlarda seyretmekten
bıktım. Kendimi özgürlükleri kısıtlanmış,
inisiyatifi elinden alınmış, özlük
haklarıma tecavüz edilmiş gibi hissediyorum.
Şimdi gelelim işin ticari boyutuna. Televizyon
dizileri ve sinema filmleri için, ürün gösterimi
gelir kaynaklarından birini oluşturur. Televizyonlarda
ürün gösterimini yasaklamak, birçok sinema
filminin de finansman teminini zora sokmaktadır ki bu
işin bir boyutu.
Gelelim estetik boyutuna. Ekranda kanlı sahneler yer
almasın demek güzel ama basit bir dizide başı
kanamış birinin canlandırılmasını
yapmak için makyöz onca emek harcamışken
ekranı mozaikleyip izleyicinin bu emeği görmemesini
sağlamak hangi hastalıklı beyinin ürünüdür
bilemiyorum. Bir film seyrediyorum adam vurulmuş göğsünde
bir nokta şeklinde kan var ama mozaiklendiği için
ben adamın vurulduğunu bilmiyorum ve orada uzandığını
düşünüyorum. Yani eserin bütünlüğüne
anlatımına zarar veriyor bu mozaikler. Ayrı
bir konuysa çirkin ve kirli. Geçenlerde bir yabancı
filmde bir içecek deposuna soyguncular giriyor. Neredeyse
tüm ekran mozaik içerisinde arada insanlar zor seçiliyor.
Anlayacağınız tam bir rezalet.
Bir de sigara mozaikleme var ki dikkat çekmeye mi çalışıyor
örtmeye mi belli değil.
Buradan RTÜK’deki işgüzarlara sesleniyorum.
Ellerini benim ekranımdan çeksinler. Çok istiyorlarsa
kendi televizyonlarının ekranlarını istedikleri
renge boyasınlar. Ama ben zeka özürlü
bu uygulamalarla yaşamıma daha fazla tecavüz
edilmesini, özgürlüklerimin elimden alınmasını
ve dahası sanatın gelir kalemlerinden birinin daha
kesilmesini istemiyorum. Adli makamları haklarımın
gaspını engellemek üzere göreve davet
ediyorum.
Televizyon yöneticilerini ve izleyicilerini RTÜK’ün
bu dayatmasına karşı çıkmaya çağırıyor
ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Kara operasyonu sonlandırıldı...
01 Mart 2008
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyinde
sürdürdüğü sınır ötesi
kara operasyonu sona erdirildi. Operasyon süresince gerek
Amerikan makamlarının gerekse Irak yönetiminin
Türkiye’nin terörü bahane ederek bir ilhak
hareketine kalkışacağı yönündeki
korkuları da bu kararla yerini şaşkın
bir rahatlamaya bıraktı.
Aslında Amerika da Irak da Türkiye’nin bölgeyi
terk etmeyeceğinden neredeyse emin, bölgeyi kaybetmeyi
kabullenmeye hazır ama son çare olarak yapay bir
kararlılık gösterisi içindeydiler. Türkiye
ise operasyonun başından beri zaten böyle bir
hedef belirlememiş, operasyonu sadece terör örgütüne
yönelik yapma kararlılığını
başından sonuna kadar muhafaza etmişti.
Türkiye’nin bu kararlılığını,
yanlış okumak isteyen çevreler tabii ki olacaktır.
Bir grup Amerikan mandacısı Türk aydıncığı
operasyonun sonlandırılmasının Amerika’nın
baskısı ve yönlendirmesi karşısında
aciz kalan hükümetin mecburi ve hatta bilgisi dışında
zoraki kabulü olduğunu söyleyecek.
Bir grup PKK yandaşı Türk ordusunun Kuzey
Irak’dan geri püskürtüldüğünü
iddia edecektir.
Oysa ki Kuzey Irak’dan geri dönüş sırasında
hiçbir kayıp verilmemiş olması, geri dönüşün
son derece düzenli ve askerin moralinin yüksek olması
bu iki savın da doğru olmadığının,
operasyonun teröre indireceği darbeleri içeren
hedeflerinin başarıyla gerçekleştirildiğinin
en belirgin göstergesidir. Hedeflerini gerçekleştiren
asker, bölgede güvenlik için küçük
birimler bırakarak operasyonu sonlandırmış,
tüm dünyaya da Türkiye’nin komşularının
topraklarında gözü olmadığını
hedefin terör olduğunu göstermiştir.
Umalım ki Türkiye’nin bu onurlu davranışı,
terörü bahane edip, Afganistan ve Irak’ı işgal
eden Amerikalılara da ders olsun da onlar da bu bölgeleri
kendi halklarıyla baş başa bırakıp,
okyanusun öbür yakasındaki ülkelerine
geri dönsünler.
Ve umuyorum ki Türk şehirleri olan Kerkük
ve Musul’un nüfus kayıtlarını imha ederek
bölgeyi işgal edip petrolden pay kapma telaşında
olan Kuzey Irak Kürt topluluğu da gerekli mesajları
almıştır.
İnsanlar, başkalarının haklarını
gasp etmekten vazgeçtiklerinde daha güzel bir dünyada
yaşayacağımızı düşünüyor
ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Ödül mü ceza mı?...
29 Şubat 2008
Geçtiğimiz günlerde mecliste bir oturumda
kamu hizmeti veren memurların maaşları arasındaki
makasın oranı tartışılıyordu.
Türkiye’de bu oran 1 e 4 yani bir genel müdür,
odacısının aldığı maaşın
4 katı kadar maaş alabilir. Kâğıt
üzerinde adil gibi görünüyor. Uygulamada
ise tam bir felaket.
Neden mi? Anadolu’da bir söz vardır “Ağa sinir
olduğu marabasını önce kahya yapıp
öyle kovar.” Böylelikle o maraba başka bir
yerde çalışamaz. Kahyalık işi bulamaz,
marabalığa da dönemez, işsiz aç açık
kalır.
Genel müdürler için de durum aynıdır.
Siyasi iktidarlar değiştiğinde görevlerinden
alınarak istifaya zorlanırlar. Bir kez genel müdür
olduktan sonra piyasada iş bulması kolay olmaz.
Çünkü özel sektörde onu işe
alacak genel müdür makamındaki kişiler
koltuklarına rakip olmasından çekinerek ona
alt kadrolarda da iş vermezler. Sadece patronların
işe alabileceği biri olur ki genel müdürlük
koltuğu çok fazla olmadığı için
bu da o kadar kolay değildir. Patronlarla aynı ortamı
paylaşmak için yaşaması gereken yaşam
düzeyine de bir odacının 4 kat maaşıyla
ulaşamaz. Bir de bu işsiz geçireceği dönem
için birikim edinmesi gerekir ki o maaşla bu da
mümkün değildir.
Tüm bu nedenlerle bir genel müdürün Türkiye
şartlarında en düşük aylık maaşı
net 15 bin YTL gibi bir rakam olması gerekir. O halde
ya odacının maaşını 3 bin 750 YTL
yapmalıyız ya da makasın oranını
değiştirmeliyiz.
Bu ikisini de yapmıyorsak genel müdürler maaşları
dışında kaynaklara yöneleceklerdir ki
bu da kamu hizmetlerinde adil olmayan sonuçlar doğuracaktır.
Gerçekçi olduğumuzda daha verimli sonuçlar
elde edeceğimizi düşünüyor ve yalnız
olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Sabır taşı çatladı...
28 Şubat 2008
Son günlerde yazdığım yazılara baktığımda
faşistlikle suçlanabilecek derecede sert olduklarını
gördüm. Bu durum beni çok memnun etmedi. Ancak
umarım ki bu yazılarımı okuyanlar, bu
sertliğin, 28 yıldır ülkemizde hüküm
süren terörün bir sonucu olduğunu değerlendiriyorlardır.
Gün geçmiyor ki birkaç şehit haberi gelmesin,
hangi ilimizde hangi kabristana gitsem, birkaç şehit
mezarıyla karşılaşıyorum. Hele bir
de öğretmenler, doktorlar, çocuklar, siviller
var ki hangi hak arayışı bu kadar fütursuzca
işlenmiş cinayetleri haklı gösterebilir.
Hangi ülkenin hangi mahkemesi ya da hangi insanın
vicdanı tüm bu cinayetlerin azmettiricilerine fikir
adamı gözüyle bakabilir.
Bir yerlerde kanlı bir pazarlık yapılıyor,
ya uyuşturucu, ya silah, ya bu ülkeyi güçsüz
düşürerek ele geçirilmek istenen bir avantajlı
durum. Birilerine maddi kaynak sağlanıyor ve ardından
birkaç haneye kor düşüyor. Anaların
yüreği yanıyor, çocuklar babasız,
kadınlar kocasız kalıyor. Belki daha okul çağına
gelip önlük giyemeden beyaz kefene bürünüyor
Kürt halkını savunuyorum diyen katillerin hedefindeki
Kürt çocuğu. Bir okulda Kürt çocuklarını
eğitmek için görev yapan öğretmen,
bölge halkına fırsat eşitliği sağlanmıyor
diyen katilin silahından çıkan kurşunlarla
şehadet makamına eriyor.
Evet son günlerde yazdığım yazılar
biraz sert oldu. Hatta faşizan bir havası olduğu
ileri sürülebilir. Ama ben mi taradım onlarca
köyü, ben mi kestim köy yollarını
ve ben mi sattım vatanımı ne idüğü
belirsiz tacirlere bir kırmızı pasaport, birkaç
kanlı dolar karşılığı. İmralı’daki
soysuz kıydığı canların, memleketi
sürüklediği karanlığın idrakinde
mi acaba ve kabul edebilir mi insan olan bir insanın
akıl sağlığı böyle bir katliamın
mümessilliğini.
Sivil ya da asker tüm şehitlerimizin mekânı
olsun cennet, Fiili ya da fikri tüm teröristler
için yaşasın cehennem diyor ve yalnız
olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Aklıma takılan sorular...
27 Şubat 2008
Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Irak’a insani nedenlerle
ucuz elektrik vermeye devam ediyor. Peki İstanbul’da
durum nedir?
Örneğin İstanbul’da elektrik faturasını
ödeyemediği için son bir ayda kaç ailenin
elektriği kesilmiştir?
Sözleşme devri yapmadığı için
kaç aile elektrik faturalarını üç
kat ceza ile ödemektedir?
Kış ortasında doğalgaz faturasını
ödeyemediği için kaç ailenin doğalgazı
kesilmiş, hatta saati sökülmüştür?
Emekli maaşlarını fazla bulan hükümet,
kendisine oy veren varoşlarda bedava kömür
dağıtırken, doğalgaz faturasını
ödeyemeyen ailelere aynı hassasiyeti göstermekte
midir?
Kaç ailenin su vanalarında beyaz, mavi ya da kırmızı
aparatlar takılıdır?
Akla ister istemez şu soru geliyor, İstanbul’da
yaşayan insanlar, Kuzey Irak’da yaşayanlar kadar
insan değil midir, ya da insandır da bu ülkenin
vergi gelirinin büyük bir bölümünü
ödemekle çok büyük bir günah mı
işlemiştir?
Bizim aydınlarımız gözlerini büyüte
büyüte doğudaki öğrencilerin eşit
olmayan şartlarda eğitim gördüğünü
ileri sürerken, İstanbul’da birçok okulda kara
tahta ve tahta sıra dışında bir eğitim
aracı olmadığını, İstanbul’un
bazı yerlerinde öğrencilerin okula gidebilmek
için kilometrelerce yürüdüğünü,
bazı öğrencilerin daha güneş doğmadan
kalkmak zorunda olduklarını ve sıralarında
üst üste oturduklarını biliyorlar mı?
Yine aynı aydınlar, İstanbul’da gasp ve çeşitli
saldırılara maruz kalan kaç öğrenci
olduğunu, insanların İstanbul’un bazı
bölgelerine gitmeye bile korktuğunu, nedensiz yere
sokak ortasında bıçaklanarak canlarını
kaybettiklerini biliyorlar mı?
Peki aynı aydınlar, doğuda asimilasyon yaptığı
gerekçesiyle kaç öğretmenin şehit
edildiğini biliyorlar mı?
Bu soruların cevaplarını bildiğimizde
doğusuyla batısıyla daha eşit olacağımızı
düşünüyor ve yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Diyarbakır’a
değil İmralı’ya gitsinler...
26 Şubat 2008
Maaşını Türkiye Cumhuriyeti’nden alan
ama tercihini bu ülkeye ihanet eden teröristlerden
yana kullanan bir grup milletvekili ve birkaç belediye
başkanı, sınır ötesi operasyona hayır
demek için dün Diyarbakır’da yürüyüş
düzenlediler. Bu kişilerin vakit kaybetmeden halkla
ilişkileri kesilip, tecrit edilmeleri terörle mücadele
açısından en önemli tedbirdir.
Bu kişiler tecrit edilmedikçe, sınır
ötesindeki tüm teröristleri öldürsek
dahi, yeni yeni gençler aldatılarak dağa yollanacak,
yine ülkemize karşı saldırılara devam
edilecektir.
Bu kişiler, terörü yaşatabilmek için,
bölgenin kalkınmasının önüne
set çekmekte, o bölgedeki tüm altyapı
çalışmalarını sabote etmekte eğitim
faaliyetlerini “Türkiye’nin asimilasyon çalışması”
olarak nitelendirip baltalamaktadırlar. İşte
ülkemizin doğusundaki sefaletin, batısındaki
fakirliğin en önemli failleri dün Diyarbakır’da
yürüyen kişileri sokağa döken milletvekilleri,
belediye başkanları ve terörün fikir babalarından
başkası değildir.
Bu kişiler hiç utanmadan İmralı’daki
soysuzla ağız birliği ve fikir birliği
yapıp, basına malum katilin sağlık durumuna
ilişkin endişelerini dile getirip, sonra halkın
en kutsal mekanı Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ni mevcudiyetleriyle kirletmekte, birkaç dış
gücün kendilerine verdiği vaatler nedeniyle
kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde görmektedirler.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bir kez daha
göreve çağırıyorum. Demokrasinin
Kabesi’ni lekeleyen bu kişileri layık oldukları
yere, İmralı’da bir hücreye gönderecek
düzenleme derhal yapılmalı, Şehit haberleriyle
dağlanan halkın vicdanı terörün böyle
bir kararlılıkla tasfiyesiyle rahatlatılmalıdır.
Terörün fikir babaları, meclisteki yandaşları,
belediyelerdeki ağa babaları İmralı’ya
hapsedilmedikçe taviz verilerek çözüm
elde edilemeyeceğini düşünüyor ve
yalnız olmadığımı umuyorum.
eksioglu70@gmail.com

Dost dost diye nicesine sarıldım...
24 Şubat 2008
Bugün Pazar. Belki farkındasınızdır
Pazar günleri daha yumuşak konuları yazmaya
gayret ediyorum. Bugün de öyle yapacaktım.
Ancak sınır ötesi kara harekâtından
gelen şehit haberleri bu kararımı değiştirdi.
Gerçi bu beklemediğimiz bir haber değildi.
Askeri operasyonlarda kara harekâtlarında şehit
verilmesi öngörülebilir bir risktir. Sıcak
temas gerçekleştiğinde meydana gelen kayıpların
yanı sıra, bölgedeki arazi koşulları
teröristlerle karşılaşmadan dahi bazı
kazalarla kayıpların olabileceği çetinliktedir.
Gönül isterdi ki bu kayıplar olmasın.
Sınır ötesinde kandırılmış
gençlerimiz, imkânsız hayallerin peşinden
sürüklenmesinler. Uluslar arası güç
odakları bu gençleri kullanmak için bu hayalleri
körüklemesinler. Ama sistem öyle işlemiyor.
Maalesef, dünya üzerindeki birçok ülke
terörün karşısında gibi görünürken
çıkarlarının örtüştüğü
terörü desteklemeyi uygun buluyorlar.
Sınır ötesi operasyonların teskeresi
Meclis’de görüşülürken tartışılan
bir konu da geçen yüzyılın sonunda neredeyse
sıfırlanan terörün nasıl yeniden
güç kazanıp faaliyetlerine başladığıydı.
Gerçekten de o günlerde teröristler, büyük
bir fütursuzlukla ülkemize karşı hain
eylemlerini gerçekleştiriyor, ileri geri açıklamalarda
bulunuyorlardı. Bir de bu teröristlerin ülkemiz
içerisinde bazı seçilmiş mevkilerde yer
alan ağız birlikçileri var ki onlar da o günlerde
Ankara Hükümeti’ne meydan okuyorlardı. O günlerde
terörün fikir babalarının dilinde şu
söz çok modaydı “Amerika’nın müttefikimiz
olması, Ankara’nın elini kolunu bağladı”.
Evet, terörün yeniden dirilişinin ardındaki
en büyük etken Amerika’nın Irak işgalinde
ülkesine en kolay ihanet eden güçleri kendisine
müttefik seçerek Kuzey Irak’da Amerika ile yatağa
girdiği için kendini güçlü hisseden
şımarık bir yapının oluşmasına
neden olması vardı. Amerika PKK’yı direk olarak
desteklemiş olmasa bile Kuzey Irak’daki metresi bu işlevi
yerine getirmişti. O bölgede bir grup çapulcu
Amerika’dan sağladıkları imtiyazlarla, Suriye,
İran ve Türkiye’den de toprak alarak devletleşme
hayallerine kapılmış bu da PKK’nın yeniden
dirilmesini, Kürt yurttaşlarımızı
olmayacak bir hayalin peşinden sürüklemesini
sağlamıştı.
Amerika’nın Türkiye’nin Kuzey Irak’daki haklı
müdahalesine karşı çıkma aptallığı
göstermemesi, PKK içerisinde ABD’nin kendilerine
ihanet ettiği duygusunu doğurmuş ve psikolojik
bir yıkımı da beraberinde getirmişti.
Bu da bir kez daha gösteriyordu ki uluslar arası
ilişkilerde dost değil çıkar ilişkisinde
olduğumuz ülkeler olabilir. Hiçbir ülke
bir diğerinin ya da kendini bu ülkelerle denk görme
hayaline kapılan çapulcuların dostu olmaz,
ancak ortak çıkarlar sürdükçe birlikte
hareket edebilirler.
Şimdi dağlardaki kandırılmış
gençlere Aşık Veysel’in bir dizesini hatırlatmak
istiyorum.
“Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır.”
Vakit çok geç olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin
merhametine kendilerini teslim etsinler, yoksa sadık
yarlarının koynuna girecekler. Korkarım ki
onların bu aptallıkları vatanına hizmet
eden evlatlarımızdan da bazı kayıplarımız
olmasına neden olacak.
Bu operasyonun en az kayıpla ve PKK’nın başının
ezilmesiyle sona ermesini diliyor ve yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Terörü İmralı’ya
gömelim...
23 Şubat 2008
Kuzey Irak’da PKK’ya karşı kara harekâtı
başlatıldı. Henüz kış aylarındayken
başlatılan bu harekât için 10 bin Türk
askeri bölgeye sevk edildi. Yıllardır devam
eden ve 10 binlerce vatandaşımızın yaşamını
yitirmesine bir o kadar askerimizin şehit olmasına
neden olan PKK terörü ile mücadelede şüphesiz
çok önemli bir basamak olan bu kara harekatı
askerlerimiz için zorlu bir görev olacak. Bu harekât
sırasında gazilerimiz, şehitlerimiz olması
muhtemel. Harekatın en az kayıpla tamamlanması
ve terör örgütüne büyük kayıplar
verdirmesini diliyoruz.
Ancak terörle mücadele için bu sınır
ötesi harekât yeterli midir?
Tabii ki hayır. Öncelikle bu terör örgütünün
siyasi kanadı gibi davranan DTP’nin Kürt halkının
temsilcisi olduğu ve Kürtlere ilişkin problemlerin
tartışılması için muhatap alınması
gerektiği yalanına kanmamak gerekir. AKP bölgeden
daha fazla milletvekili çıkarmış bir partidir
ve AKP’nin bölge milletvekilleri Kürt halkını
temsil hakkına sahiptir. DTP ise bugünkü söylemleriyle
bölge halkının değil, ancak bölgede
odaklanmış karanlık örgütlerin temsilcisi
olabilir. DTP’nin hiçbir şart altında muhatap
alınmaması, terör örgütüne ilişkin
söylemlerinin gerektirdiği yasal yaptırımların
vakit kaybedilmeden yapılması şarttır.
Ayrıca terör örgütünün terörist
temini için hastalıklı fikirlerini üretecek
yayacak hastalıklı beyinli insan müsveddelerine
ihtiyacı vardır ki bu kişiler özgürce
ötede beride mikroplarını yaymaya devam etmektedirler.
Terörle mücadelenin fikir özgürlüğü
ile bir ilişkisi yoktur. Terörün fikir babaları
silahlı eyleme karışmamış olsalar
bile acilen toplumdan soyutlanmalıdır. Gerekiyorsa
İmralı, Guantanamo benzeri bir kampa çevrilerek,
DTP’nin tüm kadrosu, terörün fikir babaları
sorgusuz sualsiz çevrelerine, yakınlarına bilgi
dahi verilmeksizin bu kampa toplanmalı ve hastalıklı
düşüncelerinin halkı kin, düşmanlık
ve nefrete sevk etmesi engellenmelidir.
Bu eylemin hemen ardından birçok dış
ülkeden insan hakları diye heyetler ülkemize
akın edeceklerdir. Gelsinler buyursunlar, ülkemize
döviz bıraksınlar. Sonra da geldikleri gibi
gitsinler.
Gencecik evlatlarımızın ölüm haberleri
gelmesindense tüm dünyanın Türkiye’de
insan hakları yok demesini tercih ediyor ve yalnız
olmadığımı umuyorum.
eksioglu70@gmail.com

Cehalet meziyet değildir...
22 Şubat 2008
Son günlerde Tuzla Tersaneleri’nde ard arda meydana
gelen iş kazalarında yaşamını yitirenlerin
sayısı 18’e ulaştı. Peki, tehlikeli bir
iş kolu olan tersanecilikde bu kadar ölümlü
kazanın olması normal mi? Elbette değil. Kazalar,
yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması,
birkaç talimatnameye yazılmış olan yetersiz
güvenlik önlemlerinin de eğitimsiz, vasıfsız,
cahil işçiler tarafından tedbirsiz davranmak
erkekliğin şanından görülerek uygulanmamasının
ürünüdür. Hükümet de dahil olmak
üzere kimsenin konuyla ilgili ciddi bir çalışmaya
niyeti yokmuş gibi görünüyor.
Tuzla Tersaneleri’nde ekmek umuduyla çalışmaya
gelmiş yüzlerce vasıfsız, sadece mesleki
eğitim açısından değil, cehaletleri
nedeniyle sarıldıkları ilkel yanlışlar
silsilesi nedeniyle insan olmak için bile gerekli vasfı
taşıdıkları söylenemeyecek bir grup
sürü, insanlığa yakışmayacak
şartlarda bir göz rutubetli odada üst üste
barınarak, sabahları, karlılığını
arttırmanın dışında bir şey
düşünecek kapasitede beyne sahip olmayan bir
grup tüccarın emrinde onarlı, beşerli
örgütsüz gruplar halinde cenk eder gibi çalışıyor.
Tabii ki insani yönünü kaybetmemiş tersane
patronlarını bu genellemenin dışında
bırakıyorum.
İşçiler için kurduğum bu cümleyi
ise kendilerini aşağılamak değil, insanlıklarını
nerede kaybedip, insanlık dışı muameleye
nerede maruz kaldıklarını iyi analiz edebilmek
için kurduğumu burada belirtmek isterim.
Bu art niyetli tüccarlar, bu cahiller sürüsüne
bir iş verdikleri zaman, yetersiz olsalar bile belirlenmiş
bir takım talimatların çerçevesinde bu
işlerin yapılması gerekiyor. Oysa, “emniyet
kemeri sıkıyor”, “topraklama hattı zaman kaybettiriyor”,
“erkek adam garı gibi gorkmaz” gibi akıl sağlığına
uygunluğu son derece tartışmalı bir dizi
mazeret nedeniyle bu talimatların yetersiz olanlarına
dahi uyulmadan iş yapılmaya çalışılıyor.
Hal böyle olunca aptallığın sonucu acı
kayıplar olabiliyor.
Kimse kusuruma bakmasın, her türlü tedbiri
alıp, en üst teknolojide donanım sağlansa
bile böyle özürlü bir zihnin ürünü
olan, hastalıklı tedbirsizlik ile hiçbir talimatname
başa çıkamaz.
Durum sadece tersanelerde değil hayatımızın
her alanında aynıdır. Şimdi kafanızı
hemen kaldırın bugün aracınıza akaryakıt
alırken LPG istasyonunu bir müddet seyredin, hangi
firmanın istasyonunda olduğunuz önemli değil,
LPG doldurulan hiçbir araca topraklama yapılmadığını,
topraklama için eklenmiş aparatların yerlerinden
hiç alınmadığını göreceksiniz.
Trafikteki araçlara bakın, ön koltukta emniyet
kemersiz oturan sürücüler, yolcular hatta küçük
yaşta çocuklar göreceksiniz ki bunların
biraz paralı olanları bu aptallıklarını
cezalandırmaması için trafik polisine rüşvet
teklif edecek ikinci bir aptallığın adayıdırlar.
Scooter motosikletlerde kasksız dolaşan insanları
göreceksiniz.
Ateşle gaz kaçağı, kontrolü yapanları,
yanmaz kumaştan kıyafetleri depoda saklayıp
yanar yapışır kıyafetlerle yangına
müdahale eden itfaiyecileri, hiçbir maske kullanmaksızın
uçucu maddelerle çalışan, kot taşlaması
yapan işçileri, ağzında sigara cephanelik
nakliyesi yapan askerleri ve daha nicelerini görmeniz
işten bile değildir. Bu hastalıklı cehalet
sevdasıyla hiçbir kanun, hiçbir talimatname,
hiçbir güç mücadele edemez.
Cehaletin meziyet olmadığını, en azından
yaşamını koruyacak kadar eğitimin şart
olduğunu kabul ettiğimizde bu lüzumsuz ölümlerin
son bulacağını düşünüyor
ve yalnız olmadığımı umuyorum.
eksioglu70@gmail.com

1000'de 7...
20 Şubat 2008
Uluslararası Bilim Kurulu’nun değerlendirmesinde
150 ülkeden seçilen en iyi 1000 üniversitenin
arasına yalnızca 7 Türk üniversitesi girebilmiş.
Bu sıralamadaki en iyi Türk Üniversitesi ODTÜ
ancak 468’inci olabilmiş. Boğaziçi Üniversitesi
ilk 500’e girememiş. Vakıf Üniversitelerimizden
ise sadece Bilkent Üniversitesi ilk 1000 içerisinde
yer alabilmiş. Yeri ODTÜ’nün arkasında,
Boğaziçi’nin önünde 479’uncu sırada.
Bu sıralama üniversitelerimizin neden bilim üretemediği,
ülkemizin neden kendi teknolojilerini üretemediği,
daha da önemlisi üniversitelere vatana hayırlı
olsun diye gönderdiğimiz evlatlarımızın
bir bölümünün farkında bile olmadan
aydınlanma yerine neden Amerikan, Fransız ya da
İngiliz mandacılığı sancaktarı
haline geldiğinin acı bir göstergesi değil
de nedir.
Üniversitelerde gerekli donanımı alamayıp,
cehaletini, küstahlıkla maskeleme telaşıyla
piyasanın ortasına düşen, bu evlatlarımız,
şansları yaver gidip, bir koltuğa oturabilirlerse
bu koltuğu kaybetmemek için üstlerine her türlü
tavizi vermeyi, astlarını ve kararlarının
etkileyebileceği insanları ise her türlü
aşağılamayı yaşamanın birincil
şartı olarak kabul ederler. Bu kişileri, tek
bildikleri şey olan İngilizce ya da Fransızcayı
aslında bilmeleri gereken diğer mesleki bilgilerin
hepsinin yerine koyarak, aslında komik ve zavallı
görünmelerinin farkına varmadan yarı Türkçe
yarı yabancı bir dilde kullanmayı tercih ettikleri
mesleki terminolojiden kolaylıkla tanıyabilirsiniz.
Hal böyle olunca yabancı hayranlığı
ve kendini aşağılık görme de otomatik
olarak gelecektir tabii ki.
Ülkemizde her iş ilanında yabancı dil
şartı aranması da, bir Türk firmanın
başka bir Türk firmasına gönderdiği
teklifin ya da bir Türk firması içerisinde
hazırlanmış iç raporun yabancı bir
dilde düzenlenmesi de yukarıda anlattığım
cehaletin maskelenmesi telaşından başka bir
şey değildir.
Kısacası eğitimde kalitenin düşürülmesi,
cesareti ve onun yanında esareti getiren en büyük
tehlikedir ki maalesef ülkemiz bu tuzağa çoktan
düşmüştür. Bu hatadan dönülmesi
için kaybedilecek zaman yoktur. En kısa zamanda
bir YÖK reformu gerçekleştirilmeli, üniversiteler,
havanda su dövülen ticarethanelerden çıkarılıp,
bilim üretilen, ülkenin geleceği şekillendirilen
aydınlanma yuvalarına dönüştürülmelidir.
Asıl tartışılması gereken üniversitelere
türbanlı girilmesi değil üniversiteden
nasıl çıkılacağıdır.
Lider Türkiye’nin aydınlık gençlerinin,
üniversitelerin yeniden yapılanmasıyla yetişebileceğini
düşünüyor ve yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Başlar susunca ayaklar konuşuyor...
19 Şubat 2008
Kosova’nın bağımsızlığını
ilanının ardından, ABD bu bağımsızlığı
tanıyan ilk ülke oldu. Ne de olsa kendisi de daha
1776’da bağımsızlığını
ilan etmiş ve Osmanlı Devleti ile birlikte birkaç
Avrupa ülkesinin bu bağımsızlığı
tanımasıyla özgürlüğünü
kazanabilmişti. Şimdi tarihi kültür birikiminden
yoksun en genç ülke olan dünyanın bu yaramaz
çocuğunun kendini efendi sanması ne büyük
bir aymazlıktır.
Belki de bu, gerçek efendinin 80 yıllık suskunluğunun
eseridir.
Gerçek efendinin tek mirasçısının
bir an önce kendine gelerek, tarihi sorumluluk sahibi
olduğu topraklar üzerindeki bu bağımsızlık
mücadelelerini daha yakından takip etmesi ve en
azından dünyanın yaramaz çocuğundan
daha hızlı hareket etmesi gerekirdi.
Dünya, bugün bu yüce makamı işgal
eden kişilerden, taşıdıkları mirasın
büyüklüğüne eşit orantılı
politikalar bekliyor. Bir müstemleke valisi ezikliğini
değil, dünya halklarına hediye ettiği
medeniyetin kurucusu olmanın bilincinde bir liderin büyüklüğü,
hoşgörüsü ve adaletini istiyor.
Mirasçılar ise iç politikada lüzumsuz
gündemler, dışarıda suskun ve kabullenici
politikalarla zaman harcıyor. Başlar susunca da
konuşmak ayaklara kalıyor. Şımarık
çocuk, efendi edasıyla özgürlük dağıtıcısı
rolüne soyunuyor. Fakat bu rol kendisine birkaç
beden büyük geldiği için özgürlük
yerine açlık, sefalet, cehalet, acı ve savaşlarla
harab olmuş ülkelerde kaybolmuş yarınlar
yaratıyor.
Birgün başlar konuşmaya başlayınca
ayakların susacağını düşünüyor
ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

İstanbul'a kar yağdı...
17 Şubat 2008
İstanbul karlar altında. Demek ki Türkiye’ye
kış geldi. Ne de olsa “İstanbul’a kar düşmeden
Türkiye’ye kış gelmez” derler. Tabii ki bu
ulusal basının İstanbul’da olmasından
kaynaklanan pratik bir sorun olmanın ötesinde yurdun
diğer köşelerinin unutulmuşluğuna
ilişkin bir sitemdir. İstanbul’da kar varsa yurda
gelen kış gündeme girer. Peki, yurdun diğer
köşelerinde olup da İstanbul’da olmayan şey
nedir? Terör sorunu mu, işsizlik mi, yoksulluk mu,
yolsuzluk mu? Ayrıca İstanbul diğer 80 ilden
aldığı göçle de Türkiye’nin
tam bir karışımını oluşturmuyor
mu?
Yurdun geri kalanı onların çok çalıştığını,
yokluk çektiğini, sıkıntı çektiğini,
devletin onlarla yeterince ilgilenmediğini ama İstanbul’da
yaşayanların bir eli yağda, bir eli balda rahat
ve refah içerisinde yurdun kaymağını yediğini
mi düşünüyor da böyle bir sitem dillendiriliyor.
Yoksa İstanbullu gelir düzeyi yüksek azınlık
entelektüel bir grup medya mensubu kentin kalanını
da kendileri gibi sanıp, Anadolu insanına karşı
yukarıdan bakan bir tutumla suçluluklarını
gizlemek için mi böyle bir şey söylüyorlar.
Nedeni ne olursa olsun bu cümle Osmanlı’da halkla
yönetimi birbirinden uzaklaştırmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde de aynı işlevi görmektedir.
Şimdi “ne alakası var Türkiye Cumhuriyeti’nin
başkenti Ankara” diyebilirsiniz. Evet, bu doğru
ama İstanbul, Ankara’daki meclisin oluşmasında
büyük bir rol oynamaktadır. Merkez Bankası’nın
taşınması tartışmaları konuşuladursun
Türkiye’yi Ankara, Ankara’yı ise İstanbul’un
yönettiği bir sır değildir.
Bugün İstanbul’a kar yağdı. Demek ki
Türkiye’ye kış geldi. Belki de bu halkla yönetimin
birbirine yaklaşması için iyi bir fırsattır.
Böylelikle yönetenler halkın seviyesine yükselebilir,
halkın bir bölümü de unutulmuşluğun
öfkesinden kurtulabilir.
İstanbul’a kar yağmasının tüm yurda
güneş doğmasına atılan bir adım
olmasını diliyor, yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Bilgisayarda Türkçe
karmaşası...
16 Şubat 2008
Bilenler bilir. Bilgisayarlar çıkmadan önce
daha daktiloları kullanırken Türk diline en
uygun klavye üzerinde çalışma yapan uzmanlar
F klavye dizilimini yaratmış ve daktilo üreticileri
Türkiye’ye satacakları daktiloları bu tuş
dizilimiyle üretmişlerdi. Sonda apar topar Türkiye
piyasasına giren bilgisayarlar, büyük bir çoğunlukla
Q klavye olarak satışa sunulmuş, Türkçe
harfler de bu klavyenin kıyısına iliştirilivermişti.
Zamanla iki klavyenin de kullanıcıları yaygınlaştı
ve her iki klavye de piyasada satılır oldu. Buraya
kadar bir gariplik yok. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı
kullanılması gereken klavyenin F klavye olduğunu
ve okullara bu tür klavyeye sahip bilgisayarların
alınması gerektiğine ilişkin bir karar
alınca beklentimiz en azından okullara bilgisayar
satan firmaların bu karara uymalarıydı. Öyle
olmadı. Şu anda Türkiye’nin her yerinde okulların
çoğunda Q klavye bilgisayarlar kullanılıyor.
Hatta dizüstü bilgisayar üreticileri, Milli
Eğitim Bakanlığı’nın bu kararını
hiç umursamayarak Apple dışında hiçbir
üretici F klavye dizüstü bilgisayar üretmemekte
dayatmacı bir politika izlemekten vazgeçmediler.
Şimdi benim çocuğum evde F klavye okulda Q
klavye kullanarak bilgisayardan yararlanmaya çalışıyor.
Burada mesele o ya da bu klavyenin kullanılması
değil, düzensizliği giderecek bir otoritenin
olmaması ve üretici firmaların bu konudaki
kararları dinlememe küstahlığını
gösterecek cesareti kendilerinde bulmalarıdır.
Ayrıca Windows işletim sisteminin Türkçe
versiyonları piyasada dolaşıyor olmasına
karşın, sistemin varsayılan olarak ürettiği
klasörler örneğin Müziğim klasörü
içinde barındırdığı Türkçe
karakterler nedeniyle birçok programda örnek vermek
gerekirse Avid Expres Pro sistem hatasına neden olmakta
ve işlememektedir. Üretici firmaların kendilerinin
Türkçeleştirdiği programlarında bu
tür hataların giderilmemesi, teknik bir imkansızlıktan
mı, yoksa İngilizce’nin dünya dili olarak dayatılmasından
mı kaynaklanmaktadır. Devlete bağlı ciddi
bir kurumun bu tür aksaklıkları test ederek
ilgili firmaları bu aksaklıkları gidermeleri,
aksi halde ürünlerini Türkiye’de satma lisanslarının
iptal edileceği konusunda uyarması gerekmiyor mu?
Maalesef interneti sansürlemek konusunda çok mahir
olan yasa koyucuların, konu Türk dilinin bilgisayar
altyapısına uygulanması olduğunda sınıfta
kaldığını düşünüyor
ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Oyuna gelmeyelim...
15 Şubat 2008
Son günlerde toplumsal barışın bozulması
için münferit provokatif eylemlerin sıklıkla
duyulmaya başlaması, bütün bunların
bir tesadüf değil de büyük bir oyunun
küçük parçaları olduğu şüphesini
doğurmuyor mu?
Birileri etek boyları kısa ya da kot pantolonlu
diye sokakta insanlara kezzap atıyor. Danıştay
saldırısı sanıkları hep bir ağızdan
şeriat devleti taleplerini dile getiriyorlar. Toplumun
büyük bir bölümü bu olayları
nefretle izlerken, belki birkaç cahil ne de iyi olmuş
diyor olabilir.
Tüm bu gelişmelerin kimin işine yaradığı
ve kimlerin müdahale ettiği bölgelerde yaygınlaştığı
iyi analiz edilmeli, bizim ülkemizde de sahneye konmaya
çalışılan bu oyuna bu dikkatle yaklaşılmalıdır.
Aslında bir taşla birkaç kuş vurmayı
amaçlayan bu oyun çok basittir.
1. Amaç: Toplumun içerisinde korku
yaratarak, sokağa çıkan insanların kıyafetlerinin
değişmesini sağlamak. Böylelikle inandığı
gibi yaşayamayan insanlar bir süre sonra yaşadıkları
gibi inanmaya başlayacak ve İslam’ın şartı
olduğu iddia edilen kıyafetler, toplumdaki yerini
alarak, İslam tahrip edilmiş olacaktır.
2. Amaç: Toplumsal barış
zedelenecek. Çağ dışı kıyafetleri
reddeden gerçek dindarlarla, toplumu çağdışı
kıyafetlere bürümek isteyen İslam tahripçileri
birbirlerine karşı olan hoşgörülerini
kaybedeceklerdir.
3. Amaç: Gündem bu konularla meşgul
edilecek, böylelikle dünya liderliğine giden
yolda hiçbir fikir, toplum gündeminde yer alamayacaktır.
4. Amaç: İslam’ın büsbütün
tahribinin ardından dünyevi işler, önceliğini
kaybedecek, mezara ulaşacağı günü
bekleyen sümsük bir toplum yaratılacak bu toplum
istenildiği gibi idare edilecek, eğitimi de olmayan
bu toplum arada başkaldırırsa bunu da şiddetle
yapacağı için İslam terörle özdeşleştirilip
iyice medeni dünyadan uzaklaştırılacak.
5. Amaç: Müslüman topluluğun
kıyafet ve düşünce olarak marjinalleştirilmesi
Hıristiyan dünyadan İslam’a doğru yükselen
tercihin önünü kesecek, hatta biraz eğitim
alan Müslümanların kendilerini diğer yobaz
İslam tahripçilerinden ayırmak adına Hıristiyan
yaşam tarzını benimsemesi sağlanacaktır.
Uzun lafın kısası türban da dahil olmak
üzere son günlerde yaşanan tüm olaylar
hem dini hem siyasi büyük bir oyunun parçasıdır
ve ne yazık ki ne bu planı yapıp uygulayan
ve karlı çıkacak olan din İslam’dır
ne de bu siyasetten kar edecek ülke Türkiye.
Bu nedenle kendisine Türk ve Müslüman diyen
herkes, başörtüsü de dahil olmak üzere
son günlerde yaşanan tüm bu olaylara karşı
pozisyonunu net bir şekilde ortaya koymalıdır.
Oynanılan oyun dış mihraklıdır. Gün
istikbal ve cumhuriyete ve hatta dinimize sahip çıkma
günüdür.
Gerçek Müslümanların bu oyuna gelmeyeceğini
düşünüyor ve yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

AKP'nin siyasi intiharı...
14 Şubat 2008
AKP 22 Temmuz seçimlerinde yüzde 46,54 oy alarak,
büyük bir başarı elde etti. Bu oyların
bir bölümü AKP’nin muhafazakâr seçmen
tabanı bir bölümü ise geçtiğimiz
dönem AKP’nin sergilediği ekonomik politikaların
kesintiye uğramamasını isteyen 1990 sonrası
sürekli ekonomik kriz ortamından bıkmış
seçmenin desteğiydi. Bu ikinci grup seçmenlerden
bugünlerde konuştuğum herkes derin bir hayal
kırıklığı içerisinde. Çünkü
AKP hükümeti 22 Temmuz seçimlerinden sonra
ne dış politikada ne de ekonomik politikalarda gözle
görünür bir adım atmadı. Yüzde
46,54 oy oranının büyüsüne kapılan
AKP yönetimi, memleketin asıl sorunlarını
bırakıp, kendilerinin de ürünü oldukları
ABD’nin yeşil kuşak projesinin yapay sorunlarından
biriyle ülke gündemini işgal etmeyi uygun buldu.
Bu AKP’nin, kendilerine oy veren birçok seçmenin
bildiği, ama umutlarını kaybetmemek için
inanmak istemediği yüzünün ilanı,
özgürlükçülük maskesi arkasında
din tahripçiliğinin ta kendisiydi.
Şimdi bu kişiler, kendilerini gerçek Müslüman,
kendi politikalarını desteklemeyenleri ise kusurlu
(günahkâr) Müslüman ilan ederken, asıl
yaptıklarının dini tahrip ederek İslam’ı
ötekileştirip, modern dünyada cazibe merkezinden
çıkartmak olduğunu fark etmeden ABD’li büyük
ağabeylerine hizmet etmeyi, halkın gerçek ihtiyaçlarına
çözüm bulmanın önüne koyduklarının
fark edilmesiyle, siyasi bir intiharın eşiğine
gelmiş oldular.
AKP’nin bu noktada yapması gereken tek şey çok
geç olmadan, kendisine bu büyük zaferi hediye
eden ikinci grup seçmenlerinin beklentilerine cevap verecek
ciddi bir çalışmaya imza atarak, bu kişilerin
hayal kırıklıklarını tamir etmektir.
Aksi halde bu büyük hayal kırıklığı,
kendisine yeni bir adres bulmakta gecikmeyecek ve AKP Türk
Siyasi Tarihi’nde yıldızı kısa süre
parlamış bir parti olarak, yerini alacaktır.
Merkez partisi olduğunu iddia eden AKP’nin marjinalleşmesi
ve merkez seçmen tarafından reddedilmesi de an meselesidir.
Tüm bu süreç asıl MHP tarafından
çok ustaca kullanılmış, AKP merkezden
dışarı itilerek, merkezdeki seçmen adressiz
bırakılmıştır. Eğer AKP gücün
karanlık tarafının gözüne çektiği
mili sıyırıp atarak bu inadından vazgeçmezse
adressiz seçmenin bir kısmının MHP’ye
kayacağı da muhakkaktır. AKP bir komutanın
en zayıf olduğu anın, zafere en yaklaştığı
an olduğunu bilmeli, Milli Görüş’ün
kendisine miras bıraktığı yapay sorunların
peşindeki gergin, sinirli, hırslı ve inatçı
gidişini bırakıp, ilk dönem olduğu
gibi dış politikalarda onurlu, ekonomik politikalarda
akılcı uygulamalara geri dönmelidir.
Aksi halde yapılacak ilg yerel ya da genel seçimde
AKP’nin barajı bile aşamayacağını
düşünüyor ve yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Yobazlığa da Hıristiyanlığa
da hayır...
13 Şubat 2008
Son yıllarda garip bir ticaret anlayışı
yaygınlaşmaya başladı. Tüketimi körüklemek
için bize ait olmayan değerlerin zorla dayatılması
olağan uygulamalar haline geldi. Sevgilinize sevgililer
gününde hediye alın. Yılbaşında
hindi pişirin noel baba kıyafetleriyle evinize aldığınız
çam ağacının altına hediye koyun.
Kapınıza noel çelengi takın.
İlk bakışta amaç, kapitalizmin doğası
gereği tüketimin körüklenmesi olarak düşünülebilir.
Oysa bu çok büyük bir aldatmacadan başka
hiçbir şey değildir. Öyle olsaydı
bu tüketimi körükleyen aynı çevreler,
kurban bayramlarında kesilen kurbanlara hayvan katliamı
derken, yılbaşında hindi peşinde koşmazdı.
Bu sadece ucuz tüccarların kendi menfaatlerini,
kültür emperyalizmi hedefini gözeterek Lozan’ın
rövanşını almaya çalışan
Hıristiyan güç odaklarının siyasi
emelleriyle tevhid etmelerinden başka bir şey değildir.
Dünya’da bir tek bizim memleketimizde turizmden voleyi
vuracağız aldatmacasıyla Noel Baba Anadoluludur
hikayesi dillendirilmesi ve bizden başka da kimsenin
inanmaması bu yüzdendir. Bütün dünyanın
Santa Clause ya da Santa Nicolas (Aziz Claus ya da Aziz Nicolas)
dediği bir Hıristiyan figürüne ki Aziz
Hıristiyan din adamlarında kutsal bir makam kazanan
kişilere denir Noel Baba denilerek anaokullarına
kadar sokulması da bu yüzdendir.
Bunun karşısında yer alan kişiler yobazlıkla
suçlanır, böylelikle kimse karşı
duruş sergileyemez. Modern ve çağdaş yaşamın
gereği Hıristiyan değerleriyle tüketim
alışkanlıklarını birleştirmek
olarak kabul ettirilir. Televizyonlarda çocukların
izleyebileceği saatlerde noel baba filmleri koymak, sevgililer
günü çığırtkanlığı
yapmak tüccarların zaaflarını kullanan
bir Hıristiyan propagandasının parçalarıdır.
Son günlerin tartışması başörtüsünün
üniversiteye girmesinin laikliğe ne kadar aykırı
olduğunu düşünüyorsam, noel baba,
çam gibi dini sembollerin anaokullarına, ilkokullara
girmesini o derece laikliğe aykırı ve daha
büyük bir tehlike olarak görüyorum. Tabii
ki bu üniversitelerdeki başörtüsü
serbestliğini tehlike olarak görmediğim anlamında
yorumlanmamalı. Benim anlatmaya çalıştığım
toplumumuzun bir yandan Hıristiyan misyonerliği
bir yandan Müslümanlığı tahrip eden
yobazlar tarafından iki tarafa çekiştirildiği
ve bunların birinin diğerinden ayrı tutulmaması
gerektiği.
Laiklik nutukları atan kişilerin Hıristiyan
geleneklerinin Türk toplumuna yerleştirilmeye çalışılmasına
da aynı duyarlılığı göstermesi
gerektiğini düşünüyor ve yalnız
olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Önce ellerindeki kanı
temizlesinler...
12 Şubat 2008
Bugün Avrupa basını Türkiye’nin türban
kararını eleştiren yazılara yer verdi.
Bu arada Almanya’da çıkan yangında yaşamlarını
yitiren evlatlarımız bugün toprağa verildi.
Türban kararının doğruluğu yanlışlığı
ayrı bir konudur. Ben bu kararın doğru olmadığını
düşünenlerdenim. Ancak bunu eleştirmek
10 Türk’ün kanını ellerinden temizlememiş
Avrupa’nın basınına düşmez.
Bize her konuda medeniyet dersi vermeye kalkan Avrupalılar,
kendilerini ortaçağın karanlığından
kurtarıp, insanları yakmaktan vazgeçmedikçe,
yüksek insani değerleri savunmayı bırakın
ağızlarına almayı bile hak edemezler.
Birkaç toprak ağasının ki onlar bu ağalara
kral diyor, arkasında çamurda debelenip ağalarının
attıklarını kapmak için birbirlerini çamura
batıran, Avrupalı çapaçullar mı değerlendirecekler,
medeniyeti borçlu oldukları bir toplumun Atatürk’ün
izinde olup olmadığını.
Bence Avrupalılar, bunları bırakıp, ellerindeki
kanı temizlemeliler ve bu arada uyuyan aslanın uyanmaması
için tanrı sandıkları insanlara dua etmeye
devam edebilirler.
Türklerin sessizliğinin korkusundan değil
büyüklüğünden kaynaklandığını
düşünüyor ve yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi...
10 Şubat 2008
Geçtiğimiz günlerde oğlumu Dolmabahçe
Sarayı’na götürdüm. Sarayın hem selamlık
bölümünü hem de ulu önderimizi ebediyete
uğurladığımız harem bölümünü
oğluma göstermek istedim. Aslında istediğim
dağılmaya yüz tutmuş bir imparatorluğun
son çırpınışlarıyla nasıl
abartılı bir gösteriş içerisine girdiğiydi.
Sarayın selamlık bölümünü bir
erkek rehberle birlikte dolaştık. Son derece sıcak
kanlı bu rehber, saray hakkında bilgi verirken hem
Osmanlı döneminden hem de Atatürk’ün saraydaki
faaliyetlerinden örnekler vererek, doyurucu bir tur yapmamızı
sağladı. Sarayın harem bölümüne
geldiğimizde ise nedenini bilemediğim bir biçimde
itici, yaptığı işi sevmemiş bezgin
bir kadın rehber, neredeyse Atatürk adını
hiç anmadan, sanki oraya sırf hanım efendileri
merak ettiğimizden gitmişiz gibi bir tavırla
turumuzu zehir ederek görevini ifa etti. Ay başında
ikisi de maaşını alacak, ama bence biri aldığı
maaşı hak etmemiş olacak. Neyse konumuz bu
değil.
Asıl konumuz, daha önce dikkat etmemiştim
Dolmabahçe Sarayı’nın keyfini sürmek,
kendisini yaptıran Sultan Abdülmecit de dâhil
olmak üzere kimseye kısmet olmamış, Sultan
Abdülmecit saraya taşınmasının hemen
ardından 30’lu yaşlarında veremden ölmüş.
Daha sonra bilekleri kesilenler, sürgün edilenler
en uzun kalan 4-5 yıl kalabilmiş sarayda.
Atatürk de 10 yıl içerisinde 4 yıl bu
sarayda kalmış. Atatürk’ü ayrı tutarak
söylüyorum. “Hani sağlıklı, huzurlu,
mutlu, sevdiklerimle, sevenlerimle birlikte uzun bir yaşam
süremedikten sonra cihana hakim olsam ne anlamı
var?” Yani bir padişahın da söylediği
gibi
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi."
Henüz kaybetmemişken dostlarımızın,
sağlığımızın, ailemizin, canlarımızın
kıymetini tekrar anladım. Vakit çok geç
olmadan tüm sevenlerime “Seni seviyorum.” diyor ve sevgi
dünyasında yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

İran gazı kesiyor...
09 Şubat 2008
Meteoroloji yetkilileri önümüzdeki günlerde
bir soğuk hava dalgasının beklendiğini
bildiriyorlar. İran’dan ise doğalgazın yine
kesileceği haberleri geliyor. Gerçi İran, Türkiye’nin
doğalgaz aldığı tek ülke değil.
Türkiye doğalgaz macerasına ilk olarak Rusya
ile gaz anlaşması yaparak başlamış,
sonra tüketimin artmasıyla İran doğalgazı
devreye sokulmuştu. Geçtiğimiz yıllarda
Rusya’dan gelen doğalgaz Ukrayna tarafından kesilmiş
ve bu hat yeniden devreye sokulana kadar ciddi bir sıkıntı
yaşanmıştı. İran’dan gelen doğalgaz
ise bu yıl geçtiğimiz günlerde bir kez
kesilmiş, ciddi bir sıkıntı yaşanmadan
hat yeniden açılarak doğalgaz akışı
sağlanmıştı. Şimdi İran doğalgazı
yeniden kesiliyor.
Bu benim aklıma başka soruları getiriyor.
Acaba dışarıdan bir enerji kaynağına
bu kadar büyük yatırımlar yapmak, bir
ülkenin evsel ısınma ve sanayi enerjisi ihtiyaçlarını
bu kaynaklara bağımlı hale getirmek doğru
bir karar mı?
Bunun yerine ülkemizde bol olan kaynaklar üzerinde
çalışmalar yapılarak temiz atıklı,
güvenli kullanıma sahip alternatif enerjiler üretilemez
mi?
Bu konuda önerilerde bulunacak bilgi birikimine sahip
değilim, ancak düşünce yapımızı
değiştirip, “dünyada yapılıyor mu?”
sorusu yerine “bu sorunu nasıl çözerim?” sorusunu
kendimize sormaya başlarsak, her konuda dünyada
örneği bulunmayan çözümler üretebilir,
hatta bunları dünyaya satabiliriz. Tabii ki bulduğumuz
çözümlerin, çevreci, güvenli ve ucuz
olması kaydıyla.
Doğalgaz altyapısına harcadığımız
parayı araştırma ve geliştirme için
harcasaydık acaba dışa bağımlı
olmayan bir yöntem geliştirmek için yeterli
olmaz mıydı ve belki de biz şimdi bu yöntemin
know-how’unu satarak ülkemize gelir elde ediyor bile
olabilirdik.
Demin de söylediğim gibi ben bu konuda önerilerde
bulunacak bilgi birikimine sahip değilim. Benim yapmak
istediğim, düşünce şeklimizi değiştirmemiz
için akıllarda bir soru işareti yaratabilmek.
“Ben daha iyisini keşfedebilir ve yapabilirim” dediğimizde
daha aydınlık günlerin doğacağına
inanıyor, yalnız olmadığımı
umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Katsayı sorunu çözülebilecek
mi?...
08 Şubat 2008
MHP-AKP ittifakı başörtüsünün
üniversiteye girmesi konusunu kendi tarzlarında
çözüme kavuşturduktan sonra sanırım
sıra üniversite sınavlarında meslek liseleriyle
düz liseler arasındaki katsayı farkını
kaldırmaya gelecek.
Ancak bu konuda ben de AKP iktidarıyla aynı fikirleri
paylaşıyor, bu katsayı farkının meslek
liselerine giden çocuklar için haksızlık
olduğunu düşünüyorum.
Şimdi birileri çıkıp, herkes dört
yıllık okul bitirmek zorunda değil, askerlikte
kısa dönem şansı da tanınacağına
göre iki yıllık yüksek okul okumak meslek
liselerine giden çocuklar için yeterli olabilir
diyecektir. Ülkemizde ara kademelerde yetişmiş
insana ihtiyaç olduğu teknisyen açığının
olduğu de söylenebilir. Derinlemesine düşünülmediğinde
bunlar doğrudur.
Gelişmiş ülkelerde bir işçi iş
makinesi kullanarak, ailesine rahat bir yaşam sağlayabilir,
onun çocuklarının sağlığını,
eğitimini düşünmek, yarın ne yiyeceğini
hesap etmek gibi bir derdi yoktur. Hatta hafta sonları
kendisine ayırdığı zamanla garajında
hobi olarak antika bir araba toplayabilir. Bu yaşamı
görerek yetişen çocuğu da büyüyünce
iş makinesi operatörü olmayı yeterli görecektir.
Onun için dört yıllık bir üniversite
bitirip mühendis, öğretmen, avukat olmak çok
önemli olmayacaktır. Ancak ülkemizde bir iş
makinesi operatörü, kışın borcundan
kesilen doğalgaz, Kuzey Irak’a verilen elektrik insani
nedenlerle kesilemezken borcundan dolayı sık sık
kesilen elektrik, hazır çorba ve makarnayla geçiştirilen
öğünler, doktora gitmeden eczacının
tavsiyesiyle alınan ilaçlarla tedavi, kira artış
dönemlerinde boşaltılan ev ve buna benzer birçok
örnekle çıkacaktır çocuklarının
karşısına. Ülkemizde dört yıllık
okul okuyanlar da ayrı durumda değilken, o baba
kendisine emir veren mühendisi çocuğu için
bir kurtuluş zannedecektir. Bunun yanı sıra
ya işsiz kalırsa korkusu meslek liselerini de bir
tercih olarak karşısına çıkaracak
ve 14 yaşında ilköğretimden mezun olan
çocuğunu belki bu panikle bir meslek lisesine yazdıracaktır.
Sebep ne olursa olsun, gidilen meslek lisesi ne olursa olsun
velevki bu okul İmam Hatip Lisesi olsa bile hangi çocuğun
tüm hayatı daha reşit olmadan 14 yaşında
gittiği bir okul nedeniyle geri dönüşsüz
bir ipotek altına sokulabilir. Oysa ki o İmam Hatip
Liseleri de Milli Eğitim Bakanlığı’na
bağlı okullardır. Eğer eğitiminde
bir bozukluk varsa cezasını çekmek çocuğa
değil, düzeltmek hükümetlere düşer.
Bu çocuklara rejim karşıtı ve tehdidi
damgasını vurmak, ne kadar yanlışsa bunun
gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin
sorumluluğu olduğu da o kadar doğrudur.
Hükümetlerin kendi hatalarının sorumluluğunu
14 yaşındaki çocukların omuzlarına
yüklemesi çok büyük bir vicdansızlık
olacaktır. Katsayının kaldırılması
sorunu kısa vadede çözecektir.
Ancak asıl yapılması gerekenin, her seviyede
çalışan ve emekli tüm yurttaşlarımızın
onurlu bir yaşam sürebilecekleri gelir düzeyini
sağlamak olduğunu düşünüyor,
yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Sorunun yeri değiştiriliyor...
07 Şubat 2008
Üniversitelerde başörtülü günlere
adım adım yaklaşırken, buna taraftar ya
da karşı tüm partiler başörtüsü
– türban ayrımı yalanını dillendirmeye
devam ediyorlar.
CHP “bizim karşı olduğumuz türban yoksa
Anadolu’daki başörtüsüne itirazımız
yok” diyor. AKP ve MHP de “bu başörtüsüdür
ve dinin gereğidir.” diyorlar. Sonuçta herkes toplumda
bu konudaki cehaleti kullanıp, kendi görüşünü
hâkim kılarken, halkın tepkisini çekmeyecek
yalanlara sığınıyorlar.
Şu türban – başörtüsü ikilemine
bir açıklık getirmek gerekirse, aslında
Türkiye’de türban ileri yaşlarda küçük
bir kesim tarafından kullanılır ve sıkmabaş
başbağlama yöntemiyle hiçbir alakası
yoktur. Türban, kenarlıksız bir başörtüsünün
enseden alna doğru getirilip alında bir burgu yaptıktan
sonra ensede bağlanması şeklinde oluşturulan
bir başlıktır. Türbanda boyun açıkta
kalmaktadır ve Hıristiyan Fransız kadınlarının
kıyafeti olarak ortaya çıkmış, ülkemizde
de ileri yaşlarda burjuva kadınlarının
küçük bir kesimi tarafından kullanılmıştır.
Türban tabiri, ilk YÖK başkanı İhsan
Doğramacı tarafından, başörtüsünün
üniversitelere sokulmaması için “hiç olmazsa
türban serbest diyelim” şeklinde uydurulmuş,
bu laik kesimin de desteğini almış, ancak hiçbir
zaman uygulanmamış, herkes bu tabirden hareketle
sıkmabaş başörtüsüyle üniversitelere
girmiş, daha sonra sıkmabaş başörtüsü
galat-ı meşhur olarak türban diye adlandırılmıştır.
O günlerde laiklik adına başörtüsünün
karşısında türban yalanına sığınan
kesim, bugün biz başörtüsüne değil
türbana karşıyız demekte bir mahsur görmemektedir.
Çünkü başörtüsüne karşıyım
dendiği zaman birileri “Analarımızın başının
örtüsü” diye ayağa kalkmakta ve popülist
politikaları benimsemiş insanlar böyle bir
karşı duruşa cesaret edememektedirler.
İşin adını doğru koymak gerekirse
üniversitelerde serbest bırakılmak istenen
türban değil başörtüsüdür
ve karşı durulması gereken adı ne olursa
olsun gelenek halini almış bir yanlış
inanışın üniversiteye taşınmasıdır.
Fotoğrafı bu şekliyle ortaya koyduktan sonra
asıl düşünmemiz gereken, ilk ve orta öğretimdeki
zaafımızdır. Bizler tevhid-i tedrisat kanununun
uygulamaya girmesinin ardından bunca yıl geçmiş
olmasına rağmen sekiz yıl ilköğretim
ve 3-4 yıl lise eğitiminde bu kızlarımıza
başörtüsünün batıl bir inanış
olduğunu anlatamamışız. Sorunu üniversite
kapısında çözmeye çalışıyoruz.
Hatta çözemeyip bari böyle girip eğitim
alsınlar noktasına geliyoruz. Böylelikle sorunu
çözmüyor, sadece üniversite kapısından
devlette iş kapısına taşıyoruz. Bu
kararla en fazla dört yıl sonra üniversitelerden
mezun olacak başörtülü avukatlar, öğretmenler,
doktorlar vb. devlet kapısına yığıldığında
sorunun çözülmediğini sadece yerinin değiştirildiğini
daha rahat göreceğiz ve birileri çıkıp
“bu insanlara yazık onlara meslek diploması veriyorsak
uygulama hakkı da vermeliyiz” diyecek.
O halde yapılması gereken ilköğretim
ve lise eğitiminde kızlarımızın bu
konuda nasıl eğitilebileceğinin planlamasını
yapmak ve vakit kaybetmeden uygulamaya geçmektir. Konu
geleneksel İslam fıkhı dışında
diyanet tarafından ele alınıp, ayetler sebeb-i
nuzulleriyle birlikte tarihi gerçekliklerle incelendiğinde
batıl geleneklerden farklı bir yoruma ulaşılacağı
şüphesizdir. Böyle bir çalışma
dini hassasiyeti yüksek ama dini bilgisi kısıtlı
halka iyi anlatılırsa Anadolu Türk halkının
vicdanında kabul görecektir.
İslam’ın karanlık değil ilerici bir din
olduğunu düşünüyor ve yalnız
olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Erdoğan-Merkel görüşmesine
kor düştü...
06 Şubat 2008
Almanya’nın Ludwigshafen kentinde çıkan ve
9 vatandaşımızın ölümüne
neden olan yangının ardından bu ülkenin
üç ayrı kentinde daha, çoğunlukla
Türklerin oturduğu binalarda, yangın çıkması,
olaylardaki kasıt şüphelerini güçlendirerek,
başka saldırıların da meydana gelmesi
endişesini doğurdu.
Solingen’de 29 Mayıs 1993’de 5 yurttaşımızın
ölümüyle sonuçlanan ırkçı
kundaklama eylemlerini de hatırladığımızda
bunun, Alman ırkçıların eylem yöntemleriyle
örtüştüğünü söylemek
mümkün. Bir de bunun üzerine Almanya’nın
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi karşısında
Fransayla birlikte cephe oluşturan şanşölyesi
Angela Dorothea Merkel’in saldırgan ve ırkçı
politikalarını eklediğimizde bu ülkenin
Türk makamlarınca ciddi bir şekilde uyarılması
gerektiğini söylemek, yanlış olmayacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın 7 – 10 Şubat 2008
tarihleri arasında Almanya’ya gerçekleştireceği
ziyaret ve özellikle 8 Şubat’da Merkel ile bir araya
gelecek olması bu olayların ışığı
altında bir kat daha değer kazanmış oldu.
Şimdi Türk halkı Başbakan Erdoğan’dan
kararlı ve güçlü bir tavır bekliyor.
Son günlerde iç siyasette meydana gelen lüzumsuz
gündem kirliliğinin ardından Erdoğan’ın
binyıllara uzanan bir tarihin mirasçısı
bir toplumun lideri gibi davranıp davranamayacağı
belki de kendisinin siyasi geleceği için alacağı
en önemli karne notlarından biri olacak.
Aynı hassas denge II. Dünya Savaşı'ndan
beri en genç Alman şanşölyesi olan Merkel
için de geçerli, Merkel bu ziyaret sırasındaki
tavrıyla Almanya’nın Türkiye’nin Avrupa’daki
varlığını destekleyerek aydınlığa
mı? Yoksa ırkçı politikalarla ikinci dünya
savaşı karanlığına mı yüzünü
döneceğini belli edecek.
Büyük Alman halkına aydınlıkların
daha çok yakışacağını, aksi
davranışlardaki liderlerin siyasi ömrünün
kısa süreceğini düşünüyor
ve yalnız olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Mış gibi
yaşamak...
05 Şubat 2008
İstanbul bugün başka bir güzel. Bahardan
ödünç alınmış, pırıl
pırıl bir günü hiçbir tasaya yüz
vermeden yaşadım. Havada içime yeni umutlar
dolduran bir deniz kokusu, yaşadığımı
anımsatırcasına yüzüme vuran hafif
serin esintide mutluluğun dokunuşları gizliydi
sanki. Bugün hiçbir derdim yokmuş gibi yaptım.
Almanya’da çıkan yangında 9 vatandaşımız
yaşamını kaybetmemiş. Bu olay bana Solingen
‘de ırkçılar tarafından yakılan Türkleri
hatırlatmamış gibi yaptım.
Babası milletvekilliği yapmış, yıllarca
bu ülkenin ekmeğini doya doya yemiş, kadın
ruhundan anlayan birtakım sözde aydınlar ile
Amerika’dan yaptığı provokasyonlarla adını
duyurmuş Bayan VOA, PKK ile yaptıkları röportajlarını
gazetelerinin birinci sayfasında yayınlarken, teröristlere
dostluk safsatalarını yazmamışlar ben
de bunu görmemişim gibi yaptım.
İstanbul’da toplanan bir grup DTP’li her gün ülkemize
saldıran teröristlere karşı yapılan
sınır ötesi harekatların durdurulması
amacıyla canlı kalkan olmaya gitmemişler, benim
ödediğim vergilerden bu kişilere milletvekili
maaşı verilmiyormuş gibi yaptım.
Otomobil ihracatında fazla verirken bu üretimin
içerisinde hiç Türk patentli bir motor ve marka
olmadığını bilmiyormuş gibi yaptım.
Ülkemde bir grup cahilin kendi cehaletlerini gizlemek
için bir grup başka cahili yemlediklerini görmüyormuşum
gibi yaptım.
Dini değerlerine bağlı, ancak dinini öğrenmekten
aciz bir grup vatandaşım, kendisine islama sokulan
batıl inanışlardan gelir elde eden bir grup
tüccar tarafından, “başörtüsü
islamın emri” aldatmacasıyla kandırılmıyormuş
gibi yaptım.
Bu ülkede yasa yapıcılar, türban gibi,
laiklik, anti laiklik, Alevilik, Sünnilik gibi konuları
bırakmış, dünya lideri bir Türkiye
için ulusal kalkınma hamlesini gerçekleştirmenin
düzenlemelerini yapıyormuş gibi yaptım.
Avrupalılardan birkaç bin yıl önce matbaayı
kullanmış bir ülkenin evlatları olarak
ders kitaplarımızda matbaayı bulanın Johann
Gutanberg olduğu yazmıyormuş gibi yaptım.
Kimbilir daha ne gibi yaptım ve bugünü çok
mutlu yaşadım. Deniz ne güzel, gökyüzü
ne güzel, hava ne güzel, bulutlar, çimenler,
ağaçlar ne güzel, nefes almak ne güzel.
Nefes aldıkça yokmuş gibi yaptığım
her şeyi değiştirmek için bir sansım
olduğunu düşünmeyi istiyor ve yalnız
olmadığımı umuyorum. eksioglu70@gmail.com

Garip bir günün ardından...
03 Şubat 2008
Bugün yüz binlerce kişi, yaşayanlardan
kestiği umudunu ulu önder Atatürk’ün manevi
huzurunda aradı. Gerçi bu evlenmek için, kısmet
için, üniversite sınavını geçebilmek
için türbe kapılarına çaput bağlayıp,
mum yakan bir toplumun bireylerinden beklemediğim bir
davranış değildi. Birkaç kişi de
türbanın serbest bırakılmasında çizilen
sınırların genişletilmesi için kesekâğıtlı
bir eylem gerçekleştirdi. Asıl garip olansa
türbanın çene altından bağlanması
gerektiği sınırlamasını tek tip kıyafete
hayır sloganıyla protesto ederek kafasına kesekâğıdı
takan birçok kişinin tek tip olarak çarşaf
giymeyi tercih etmiş olmasıydı.
Başbakanla muhalefet lideri de bugün, sokaklarla
aynı gündemi yakalamayı başardılar.
Biri özetle “onlar laiklikten anlamaz, laiklik bizim
tekelimizdedir.” dedi. Diğeri de “sen ne anlarsın
dinden bu ülkede diyanet işleri başkanlığı
var.” Diyerek, dini referansları esas alan bir parti
olduğunu ortaya koydu. Bu arada Schröder KKTC’yi
ziyaret etmiş, birleşik Kıbrıs’tan birleşik
Avrupa’dan bahsetmiş kimin umurunda. Kahraman Türk
basını Schröder’in türbanla ilgili söylediklerini
merak etmiş, Kıbrıs’ta kendisine bu soruyu
sorma aklı evvelliğini gösteren bir muhabir
de bulunmuş. Neyse ki Schröder okyanus aşırı
bazı ülkelerin idarecileri gibi haddini aşmamış
da “bu Türkiye’nin kendi meselesi” deyivermiş.
Yani sizin anlayacağınız, Osmanlı’dan
günümüze değişen bir şey yok.
Birileri bir toplu iğnenin başına kaç
meleğin sığacağını hesaplaya
dursun, atı alan Üsküdar’ı geçmiş
kimsenin haberi yok.
Hani ben de bugün Anıtkabre yürüyen yüz
binler gibi “Ah keşke Atatürk yaşıyor
olsaydı da bu din istismarcıları ve laiklik
|